Sektöre Kanat Gerenler - 13
 


Saygıyla Anıyoruz
Niyazi Kurtsan


İlk ilaçlar defne yaprağından yapıldı
Bir gün Apollon Thessalia'da kıyıları ağaçlarla gölgelenen Peneus Irmağı kenarında, güzel, genç bir kız gördü. Bu güzelin adı Daphne idi ve Apollon görür görmez ona âşık olmuştu. Ormanda karşılaştıklarında Tanrı Apollon, güzeller güzeli bu kızla konuşmak istedi, ancak Daphne ondan korkarak koşmaya başladı. Apollon ne dediyse onu durmaya ikna edememişti. Yorgun düşene kadar koştu, gücü kalmadığında yere yıkıldı ve toprak anaya yalvarmaya başladı: "Ey toprak ana beni ört, beni sakla, kurtar." Toprak ana onun yakarışını duymuştu. Az sonra Daphne yorgunluktan ağrıyan bacaklarının sertleştiğini, odunlaşmaya başladığını hissetti. Gri renkte bir kabuk göğsünü kapladı. Güzel kokulu saçları yapraklara dönüştü ve kolları dallar halinde uzandı, küçük ayakları ise kök olup toprağın derinliklerine doğru indi. Apollon sevdiği kıza sarılmak isterken, bu defne ağacına çarpınca şaşırdı. O günden sonra defne ağacı Apollon’un en sevdiği ağaç oldu ve defne yaprakları genç tanrının saçlarının çelengi oldu. Kahramanlara ödül olarak defne yapraklarından yapılma taçlar taktılar. Tarihin daha sonraki dönemlerinde defne yaprağı hastalıkların iyileştirilmesinde ilaç niyetine kullanılmaya başladı.
Efsanelere göre ilk ilaçlar defne yaprağından yapıldı. Uygarlık süreci içersinde defne yaprağından başlayan şifa aramaları, doğadaki diğer otlara da yönelmeyi sağladı. Şifalı otlar insanlar için çok yararlı birleşimlerin hammaddesi oldu. Bu şifalı otların geleneksel kullanımı, yüzyıllar boyunca kültürel birikimlere veya yöresel bitkilere bağlı olarak gelişti. Hindistan, Çin, Güney Amerika doğayla daha iç içe olan ve bitkilerden elde ettiği ilaçları tedavide kullanan ülkelerdir. Günümüzün modern dünyasında Almanya, Fransa, İngiltere gibi ileri ülkeler, bitkilerden doğal olarak yapılan bileşimleri, sağlıklarını korumak amacı ile kullanırlar.

Bitkilere karşı derin bir sevgi duyar
Anadolu’da da "Otacı" denilen hekim eczacılar, bitkileri hastalıkların tedavisinde kullandılar. Zamanla bu uygulamalar aktarların doğmasına yol açtı. Ülkemizin coğrafyasında var olan zengin bitki örtüsü, birçok bilim adamımızın ilgi alanı oldu. Bunlardan biri de, yetmiş beş yıllık ömrünün kırk beş yılını bitkilere tutku derecesinde adayan Eczacı Niyazi Kurtsan.
Gümülcine’de dedesinin çiftliğinde yedi yaşında çevresine meraklı bir çocuk, attan yere düşüp tehlikeli bir yara alır. "Tüm yaşamı boyunca alnında izini taşıyacağı, derin bir yara..." Açılan yara, o yaştaki bir çocuğa göre ağırdır. O günkü koşullarda eczane ve doktor bulmak da kolay değil, imkânlar çok kısıtlı. Ama kırsal kesimde insanların kültürel mirasla devraldığı ve asırlar boyu uyguladıkları bitkisel tedavi yöntemi uygulanır. Dedesinin çevreden topladığı Yılan Bıçağı adlı bitkiyle iyileşir. Ecz. Niyazi Kurtsan’ın çocukluğunda yaşadığı bu olay, zihninde büyük bir iz bırakır. Yaşamı boyunca bitkilere karşı derin bir sevgi duyar, otların iyileştirici güçleri olduğuna inanır. Bitkilere olan bu inanç, aşka dönüşür ve onu "Sanayici Kurtsan" olmaya kadar götürür.

Laboratuvarlardan sanayiye
Niyazi Kurtsan birçok aydınımızın okuduğu Afyon Lisesi’nden mezun olduktan sonra, devletin sağlamış olduğu olanaklarla 1950 yılında İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’ne girer. 1955’de fakülteyi bitirdikten sonra serbest eczane açmaya karar verir. Ama içinde "başka bir heyecan" vardır. Bitkilerden ilaç elde edip bu ilaçlarla insanları tedavi etmek, onun çocukluğundan beri gelen bir hayalidir. Mezun olduğu dönem, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesi yıllarıdır. Ülkede ilaç sanayisi henüz yeterince gelişmemiş ve toplumun ilaç ihtiyacı, faaliyet gösteren 200 civarındaki laboratuvarlardan karşılanmaktadır. O dönemlerde eczaneler, ilaçları kendi bankolarında yaparak hizmet veriyordu. Kullanılan hammaddeler ise, genellikle yurt çapında ormanlardan, bayırlardan toplanan bitkilerden elde ediliyordu.
İstanbul’daki Türkiye Eczacıları Laboratuvarı da bu doğal bitki özlerini toplatıp, bunlardan ekstreler, özler çıkarıp eczanelere gönderiyordu. Bu ilaçlarla Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’nda sağlık yönünden sıkıntı çekmemiş, hastalıkları olabildiğince önlemeye çalışmıştı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gelişmiş ülkeler, insan sağlığına yönelik alanlarda yatırım yapmaya başladılar ve çok sayıda ilaç fabrikası kuruldu. Dünyada yaşanan bu gelişme Türkiye’ye de yansıdı. Kimyasal araştırmaların gelişmesiyle yeni formüller ve bileşikler keşfedilirken, laboratuvarların yerine ilaç fabrikaları kurulmaya başladı. Bunların ürettiği hazır ilaçlar, zamanla eczanelerde yapma ilaçların yerini aldı.

Eczacı ve araştırmacı Kurtsan
1950’li yıllarda eczanelerde tahdit olayı vardır. Bundan dolayı da eczane sayısı sınırlıdır. Eczacı Niyazi Kurtsan da bir arkadaşıyla beraber 1955’te küçük bir sermaye ile Kocamustafapaşa Güneş Eczanesi’ni açar. O yıllarda İstanbul’da 100-150 eczane vardır. İdealist genç Eczacı Niyazi Kurtsan, eczacılığa başladığında eczanesinin arkasındaki küçük laboratuvarda şifalı bitkilerden şuruplar, merhemler hazırlar. Öksürük otu, hatme çiçeği, sığır kuyruğu çiçeği gibi bitkilerle ürettiği ilk ürün olan pastil, kısa sürede piyasada aranılır olur. Güneş Eczanesi’nde on yıl boyunca sürdürdüğü kararlı çalışma temposuyla iyi bir sermaye birikimi edinir. Bu arada parasız yatılı okul borcunu devlete bu vesileyle öder. İç pazarın geliştirildiği 1960’lı yıllar, kendi deyişi ile "başarı yolculuğunun ikinci durağı"...
Eczane tahditlerinin ortadan kalkması sonucu, ülkede eczane sayıları artmaya başlar ve eczanelerde yapma ilaç dönemi yavaş yavaş ortadan kalkar. Niyazi Kurtsan da tahditin ortadan kalkması ile, 1965 yılında Sirkeci’de Rumlar’dan kalma Eski Türkiye Ecza Deposu’nun yerini alarak kendine ait Büyük Eczane’yi açar. Ama hayalinde, bugün "alternatif tıp"ın da desteklediği doğal yaşam ürünlerini üretecek olan tesisi kurmak vardır. O, bu emelini laboratuvarda adım adım gerçekleştirirken, diğer yandan eşi Meral Hanım’ın da eczacılık fakültesine girmesi, işleri daha da kolaylaştırır. Meral Hanım, Eczacılık Fakültesi’ni bitirdiğinde kızları Meltem ve Deniz ilkokuldan mezun oluyordu.

Eczaneden üretime
Eczanesinde etik kurallara bağlı kalan Niyazi Kurtsan, eczacılık mesleğini, ilaç sanayisinde devam ettirmek istiyordu. Uzun süreden beri hep ertelediği hayalini gerçekleştirme dönemi gelmişti. Önce bir fabrika açmak ister, fakat bu işin kolay olmayacağını düşündüğü için, "Bilimsel araştırmalarda yeni bir formül keşfedip, bir farklılık yaratma veya bitkilerden modern teknolojiye uyan yeni ürünler geliştirip raf ömrü uzun, hazır ilaç şeklinde eczanelere dağıtma" stratejisini benimser.
Göğün Han’ın dokuzuncu katında kolonya üretimiyle faaliyete başlayan laboratuvar, Cağaloğlu Milas Han’da kozmetik ürünleriyle üretimine devam eder. Kurtsan, Sirkeci’de Fako İlaç’tan boşalan yere taşınır. 1969 yılında eczaneyi eşi Meral Hanım’a devreden Niyazi Bey, aynı yıl içinde laboratuvarı anonim şirkete dönüştürerek hayalini gerçekleştirmiştir. Bundan sonraki temel işi, bütün vaktini doğal- bitkisel ürünler geliştirmeye ayırmaktır. Şirket kısa sürede ilaç, kozmetik, tıbbi sabun ve diyet ürünleri alanında elliden fazla tescilli ürünü yelpazesine katar.1977 yılında şirket, ‘Kurtsan İlaçları Anonim Şirketi’ ünvanını alır.
80’li yıllara gelindiğinde Niyazi Kurtsan mesleği gereği, ilaç alanında yeni bir marka oluşturma ve şirketini büyütme çalışmalarına girer. Eski Türkçe’de hekim-eczacı anlamına gelen "Otacı" markasını yaratır.

Şirket yönetimine ikinci kuşağın katılması
Bir gün baba Kurtsan, lisede okuyan kızlarına "Gelecekte tabağın içindeki yemeği siz kotaracaksınız, eğer eczacı olup bu işe devam edecekseniz, bu işi büyüteceğiz" der. Çocukları "Eğer siz varsanız biz de varız, sizi de işin başında görmek istiyoruz" cevabını verirler. Daha sonra Eczacılık Fakültesi’nden mezun olan Eczacı Deniz ve Meltem’i şirket yönetimine dahil ederek, dört kişilik bir eczacı ortaklığını oluşturur ve kurumsal derinleşme dönemini başlatırlar. Niyazi Kurtsan "Bugün dünyada ileri gitmiş köklü firmaların pek çoğu eskidir. 3-5 kuşak süren firmalar var. Bunlardan birisi ülkemizde, mesela Hacı Bekir 1700’lerden bu yana devam ediyor. Siz otuz-kırk yıl içerisinde oluşturduğunuz entelektüel birikimin yok olmasını istemiyorsanız, sizden sonraki kuşaktan birilerini bu alanda yetiştirmeniz gerekir. Bana göre eczacının çocuğu eczacı olmalıdır, işletmecinin çocuğu işletmeci olmalıdır. Ben torunlarımın da eczacı olmasını istiyorum, çünkü birikiminizi nasıl geleceğe taşıyacak? Nasıl yüzyıllık bir firma olacaksınız? Edinilen tecrübelerin, elde edilen bilgi sermayesinin ve hazır potansiyelin sonraki kuşağa aktarılmaması, bence cinayetle eşdeğerdir" sözleriyle şirket yönetimine ikinci kuşağı dahil etmenin önemini özetliyor.

Geleceğe kalacak yatırımlar
Niyazi Kurtsan’ın kararlı ve disiplinli çalışması 1990’lı yıllarda meyvelerini vermeye başlar. Kurtsan Grubu farklı alanlarda büyümeye devam ederek, uluslararası pazarda önemli bir yere gelir. Fakat bir olgu vardır ki bu, Kurtsan’ı tedirgin eder. Bu da Amerika, Japonya veya gelişmiş diğer ülkelerin arkasında olduğu ilaç firmalarının patentli ilaçları, rekabet yaratarak ulusal ilaç sanayisini zor duruma sokmalarıdır. Niyazi Kurtsan, söz konusu tehlikeden kurtulmanın yolunun, ürettiği ürünlerine patent hakkını almaktan geçtiğini tespit eder. İlaç sanayisinde bir ilki gerçekleştirmenin heyecanıyla, 1996 yılında Otacı Bitkisel Pastilleri için patent başvurusunda bulunur. Viyana Patent Enstitüsü’nün yaptığı araştırmalar sonucu "Otacı Pastilleri"nde yenilik olduğu kabul edilerek patent verilir. Çevreden "Ar-Ge çalışmaları çok pahalı, nereden çıktı bu paralar, nasıl patent alınır?" türünden sözler ortaya atılır. Eczacı Niyazi Kurtsan’a göre ise patent "Gökten zembille inen, ya da mutlaka yeni bir buluş" demek değildir. Bilinen formüllere yeni bir katkı yapmak, tekniğin bilinen şeklini ileriye götürecek buluş ortaya koymaktır. Aynı zamanda geleceğinizin de teminatıdır. Güneş Eczanesi’yle başlayıp Büyük Eczane ile devam eden, sonra da laboratuvardan fabrikaya dönüşen Kurtsan İlaç’ı dünya pazarlarında da yeni hedeflere taşımak isteyen Kurtsan Ailesi, 1993 yılında yurt dışında yatırımlara girişir. Özbekistan’ın başkenti Taşkent’te Bitki Kimya Enstitüsü ile kurulan ilişkiler sonucu, yerel bitkilerden yararlanan tıbbi sabun fabrikası kurulur. Bugün Kurtsan Grubu’nun ürettiği ilaçlar Türkiye’de ve dünyanın 25’den fazla ülkesinde sağlıklı yaşam için, doğal ilaçların yararını bilen milyonlarca insan tarafından kullanılmakta.
Yetmişbeş yıllık ömründe birden çok başarıya imza atan sanayici, Eczacı Niyazi Kurtsan, başarının "İş ahlakı prensiplerini uygulamaya, kişinin işine saygı duymasına, verilen sözün doğru zamanda yerine getirilmesine ve yeniliklere açık olmaya" bağlı olduğunu belirtiyor.
 

Niyazi KURTSAN

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Eczacılık bölümünde lisans eğitimini tamamlamıştır. 1955 yılında Kocamustafapaşa’ da Güneş Eczanesi’ ni, 1965 yılında halen Sirkeci’ de faaliyet gösteren Büyük Eczane’ yi açmıştır. 1965 yılında Sirkeci’ deki Türkiye Ecza Deposu’nu devralmıştır. 1969 yılında laboratuarlarını anonim şirkete dönüştürmüş, 1977’ de Kurtsan İlaçları Anonim Şirketi adını almıştır. 1980 yılında bitkilerle tedavi eden hekim, eczacı anlamına gelen Otacı markasını oluşturdu. Niyazi Kurtsan 11 Ekim 2004 tarihinde vefatına kadar Kurtsan Holding A.Ş.’ de Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini sürdürmekteydi. Kendisiyle 2001 yılında gerçekleştirilen görüşmeyi Ziyaver Şencan ve Servet Kıran yaptı. Söyleşinin yeniden yazımı yapıldı ve arabaşlıklar Hedef Sağlık tarafından konuldu.