Kapak
 

Prof. Dr. Kasım Cemal Güven:
“Eczacılık Fakültesi Sayısı Fazla”
 

"Atatürk döneminde Türkiye’yi ileri götürecek büyük bir itici güç vardı. Türkiye’nin büyük bir ülke olduğunun bilincinde olan, Batıya yönelik bir ilerleme vardı."

Hedef Sağlık: İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nin ilk yıllarını anlatır mısınız ?
Prof. Dr. Kasım Cemal Güven: 1938-39’da İstanbul Üniversitesi’ne ilk defa bazı bölümlere imtihan kondu. Bu bölümler içinde Tıp, Eczacılık, Diş Hekimliği ve Kimya vardı. İlk sınavla öğrenci alımı bu bölümlerde oldu. Sınav çok zor değildi. Eczacılıkta 60 talebe vardı. 20’si asker, diğerleri sivildi. Sivil öğrencilerin yarısı kız, yarısı erkekti. O dönemde Fen Fakültesi’ne bağlıydık. 1933 Üniversite İnkılabı’ndan sonra eğitim, Fen Fakültesi’ne bağlı devam etti. 1839’dan 1933’e kadar Tıp Fakültesi’ne bağlıydı.
Eğitim 3 kademede gerçekleşti. 1-Tıp Fakültesi 2-1933-44 Fen Fakültesi 3-Tıp Fakültesi.
1960’a kadar eski Beyazıt Kütüphanesi’nin yanındaki binada eğitime devam ettik. 1960’da eski Askeri Tıbbiye diye adlandırılan Maliye Bakanlığı’na ait binaya naklolduk. O zaman kimya asistanıydım. Bütün kimyasal malzemeyi kendi elimizle Askeri Tıbbiye Okulu’na naklettik. O zamanki bina Merkez Bina tabir ettiğimiz ana bloktu. Onun yanında bugünkü A ve C bloklar yoktu. Onlar eskiydi, viraneydi, kimse girmiyordu.
1960-65 döneminde pek çok değişiklikler gördük. 1960’ta Ankara’da kurulan eczacılık fakültesine bir sene eğitime gittik. 2. sene "Kendi elemanlarımızla eğitim yapacağız" dediler. Orayı bıraktık. O zaman okul, Tıp Fakültesi’ne bağlıydı. Tıp Fakültesi, bizi kendi bünyesinden çıkarmak istedi. 70 kişilik Tıp Fakültesi’nin %20’si bizdendi. Onlar bizim kendi seçimlerine iştirak etmemizi istemediği için, onların arzusuyla biz fakülte olduk. Fakülte olmayı biz de istiyorduk.
1965’e kadar Eczacılık Fakültesi, Tıp Fakültesi’nin yavrusu gibiydi. İdari bakımdan, tayin bakımından bütün işleri Tıp Fakültesi yapıyordu. Bizim dekanımızın yetkisi yoktu. Dekanımız vardı, işleri Tıp Fakültesi’ne havale ediyordu. Tıp Fakültesi Dekanı belgeleri imzalıyor, sonra yürürlüğe giriyordu.
1965’te kanun çıktıktan sonra, ilk resmi dekan olarak ben seçildim. O zaman eğitimde büyük bir değişiklik yaptık. Farmakoloji, Biyokimya, Mikrobiyoloji derslerini bizim bünyemize aldık. Gıda Kimyası dersini koyduk. Onu takip eden dönemde yan ders olarak Kozmetoloji dersini ilk defa Türkiye’de biz eğitime aldık. Bunun yanında bir çok dersle eğitimi modernize etmeye çalıştık.
Bu esnada 68 olayları çıktı. Öğrencilerin eğitimden, sınav sisteminden şikayetleri vardı. O şikayetler konusunda yaptıkları önerilerin bir çoğu kabul edildi. Bir çok zorunlu sınav kalktı. Mesela bir staj imtihanından geçtikten sonra diploma alınırdı. Bu, öğrenciyi mesleği öğrenmeye zorluyordu. Bunların hepsi kaldırıldı. Eğitimde büyük bir reform olmadı. 68 olayları gaye olarak üniversitedeki eğitimde büyük bir gelişme sağlamadı. Yalnızca öğrencilerin biraz kolay sınıf geçme durumunu sağladı. Eğitimde gerekli reformu sağlayamadı.
İstanbul Üniversitesi’nin kadrosu eski bir kadroydu. 1933 üniversite inkılabını takip eden dönemde 50’ye yakın Alman profesör Türkiye’ye geldi. Bunların başlattığı eğitimin yenilenmesi, Batıya ayarlanması, Türkiye için büyük bir reformdur. Atatürk’ün yaptığı reformlar arasında üniversite reformu, başlı başına büyük bir reformdu. Bu hocalar Türkiye’ye bilim disiplini getirdiler. Türkiye’nin görüşünü değiştirdiler. Çünkü Türkiye’de 1933’e kadar doktora yapmış adam yoktu. Üniversitede doktorayı, araştırmayı bilmeyen kişiler vardı. Ama Alman disiplini Türkiye’ye gelince, Almanya’daki uygulamalar da geldi. Onlar zor şartlarda, imkânsız şartlarda araştırma yaptılar. Türkiye’nin ve İstanbul Üniversitesi’nin adını bütün dünyaya duyurdular. Onlara çok şey borçluyuz. Onlar bilimsel anlamda bugünkü Türkiye’yi hazırladılar. Onların eğitimini, dersini gördük. Onların ders verme havasını gördük.
Türkiye, ilk basamak olan doktorayı 1937’de Ankara’da Ziraat Okulu’nda gördü. 2. doktora İstanbul Üniversitesi’nde 1944’tedir. Aradaki zaman 11 sene! Türkiye’de doktora bilinmiyordu.
Türkiye’nin en büyük kaybı, bunların ülkemizden gitmesiydi. Sonradan gelenler, onların yerini doldurabildi mi, düşünmek gerekir.

Şu anda ülkemizde eczacılık fakülteleri ne durumda ?
Türkiye’de çok fazla sayıda eczacılık fakültesi var. Bu sayı, ihtiyaçtan daha fazla. Bu sayının azaltılması gerekir.
Araştırmalar, yatırımlara kıyasla çok az. Dünya literatüründe Türkiye’nin yeri çok az. Bir x üniversitesi ile y üniversitesi arasında korkunç farklar var. Bu kadar çok sayıda adam ne yapacak? Sağlıkta ticaret olmaz. Ticaret yapacaksan, ticaret okuluna git, serbest meslek yap.

Ülkemizde ve dünyada bilimsel araştırmaları nasıl görüyorsunuz ?
Yabancılar araştırmayı kendi ülkelerinde yapıyor. Sonucu görmeden yatırımcıların araştırmaya girmek istemediği de aşikâr. Kısa yoldan ne kazanabilirim, diye düşünülüyor.
Morfini bulan adam eczacı! Onlar çok yüksek eğitim mi gördü? O dönem bir ışık, bir parlama dönemiydi. İnsan zekâsı müspet bilime merak sarmıştı o dönemde. Şimdi büyük bir keşif yapmanın imkânı yok. Bütün zekâ uzaya döndü. Genetik araştırmalar, uzay araştırmalarına kıyasla daha geride.
Dünyadaki bir çok eczacılık fakültesinde büyük keşif yapılmıyor. Çok büyük para ve yatırım lazım. Bu araştırmalar için büyük para ayırmaya imkân yok. Bütün dünyada ilaç ve kimya sektörü kilitlendi, 2. sıraya düştü. Büyük yatırım yapan Amerika’da bir, Japonya’da bir merkez var. Almanya’da bile yok. Alman ekolü de bitti, ikinci sınıf oldu.

Bundan sonra büyük keşifler bekliyor musunuz ?
Atatürk döneminde Türkiye’yi ileri götürecek büyük bir itici güç vardı. Türkiye’nin büyük bir ülke olduğunun bilincinde olan, Batıya yönelik bir ilerleme vardı. Ama Atatürk döneminden sonra bu kalkınma gereken süratte devam ettirildi mi, diye düşünmeliyiz.
Bugün tıp, eczacılık diş hekimliği, mühendislik eğitimi revaçta. Çünkü kazanç var. Diğer tarafta kazanç yok. Tüm sahalarda ekonomik, bilimsel ve idari hedef belirleyip, bu hedefe yönelik program yapmak lazım. Bunun için de yatırım ve imkan sağlanması lazım.