| |
Erzincan’da doğdu. Ortaokul 3. sınıfa kadar orada büyüdü.
Liseyi ve Eczacılık Fakültesini İstanbul’da okudu. Aslında
ressam olmak istedi, ama eczacı oldu. Şimdilerde hem
eczacılık yapıyor hem resim yapıyor, hem de fırsat buldukça
yazıyor...
Eczacı Tuncay Akdoğan’ın kısa hayat hikâyesi yukarıdaki
satırlar... O’nunla 6 Temmuz Çarşamba günü, İstanbul-Merter’deki
kendi eczanesinde güzel bir söyleşi yaptık. O söyleşide şunu
gördük: Yorulmak bilmeden çalışmak, düşünmek ve üretmek çok
güzel meyveler veriyor. Bu meyveler kimi zaman güzel bir
manzara resmi, bazen portre, bazen hastalara ulaşan bir
yardım eli, bir başka zaman da kitap haline dönüşen
hatıralar olabiliyor.
İlk kitabı "Benim Düş Merdivenlerim". Peki ama, bu kadar
meşguliyetin arasına bunca iş nasıl sığıyor? Bunun cevabını
almak için, O’nunla yaptığımız sohbete bir göz atın. Bu
eczacımızın sanatla birliktelik öyküsünün ilginizi
çekeceğini düşünüyoruz.
Yaşadığım Yıllar Kitaba Dönüşmeli
Tuncay Akdoğan’ın kaleme aldığı 170 sayfayı bulan "Benim Düş
Merdivenlerim" isimli kitaba bakınca şu soru aklınıza
takılıyor: "Bu kitap niçin yazıldı?" Sorumuzu eczacımıza
yönelttik. Bakın neler söylüyor:
"Yazıya hep yakın durmuşumdur. Çocukluğumda kompozisyon
yazardım. Büyük kente geldikten sonra çok farklı bir
atmosfere giriyorsunuz. Çocukluğum çok güzel geçti. Kitapta
da anlatıyorum. O, yüreğimizde bir güzellik olarak buraya
gelmişti. İçimdeydi hep. Belli bir dönem sonra,
batıdakilerin doğuya bakışlarındaki noksanlıkları görünce
dayanamadım. Doğuda yaşadığım yıllar kitaba dönüşmeli diye
düşündüm. O kadar kolay oldu ki. Ne zaman canım bir şeye
sıkılsa, birine kızsam, içime biraz hüzün çökse, otomatikman
ben oraya ışınlanıyordum sanki... Tabii ki yoksulluk vardı,
sıkıntılar vardı. Çocuk olmamın verdiği bir ruhla geçen çok
güzel yıllardı.
Geçenlerde bir eczacı hanım geldi. İstanbul-Balat’ta, dar
sokakların olduğu bir mahallede büyümüş. Aynı olayları
yaşadığını anlatıyor. İstanbul, Doğu Anadolu... Diyor ki:
‘Sanki kitabı ben yazdım. O kadar yakın ki. Dükkânların
içinde top oynardık, cam kırardık. Annem, bayrama yakın
giysilerimizi yetiştirirdi.’ Ortak bir kültür var,
birbirinden bağımsız değil. Ortak şeyleri soluyoruz. Aynı
ruh, aynı Cumhuriyet değerleri, aynı erdemler. Gelenekler
belki biraz değişiyor ama, geneli benziyor. Trakya köylüsü
son lokmaya kadar misafirine ikram eder, Doğu Anadolu
köylüsü de böyle".
Tuncay Hanım’ın yazmaya ilgi duymasında hiç şüphesiz,
aileden gelen bazı nedenler de vardı. Okumaya, sanata ve
kültüre değer veren bir anlayışla yetişmişti. Bunun etkileri
ister istemez eczacımızın hayatına yansımıştı. Bakın bu
konuda ne diyor:
"Babam Erzincan’da okul müdürüydü. Ortaokul ve liselere
resim dersine giderdi. Çok öğrenci yetiştirdi. Milli
bayramlarda onun yaptığı bir Atatürk resmi en önde
taşınırdı. O resim hâlâ o okulda zimmetli duruyor. Ailede
böyle bir gelenek var. Büyük ablam çok güzel resim yapar.
İlkokul öğretmeniydi. Diğer ablam müzik öğretmeni oldu.
Dedem okumamış, ama kızlarını okutmuş. Gelenekler kız
çocuklarının okutulmaması yönünde olsa da, dedem kızlarını
okutmuş. Dedemin bahçesinde kemanlar, udlar çalınırdı.
Herkes hayranlık duyardı. O zamanki çevre ‘Kızların okuma
yazma öğrenirse, sevgililerine mektup yazarlar’ diye karşı
çıkmışlar. Dedem de, ‘Siz okutmayın, sizinkiler
sevgililerine yumurta hediye eder, bizimkiler de mektup
yazar’ demiş. Bu ara çok yoğun çalışıyorum. Yazmaya dair
içimde büyük bir özlem var. Yeni projeler var ama vakit pek
yok".
Resimlerle
Hayata Eklenen Renkler
İşten eve, evden işe gidip gelmekten ibaret monoton bir
yaşam tarzına kapıldığımız zamanlar çok fazla. Bu kadar
renksiz ve sıkıcı bir hayat anlayışı hepimizden pek çok şeyi
alıp götürüyor. Ama Tuncay Akdoğan bu kısır döngüyü kırmayı
başarmış. Cümlelerinde hayata renk katmayı sağlayacak önemli
ayrıntılar var. Şu sözlerine kulak verelim:
"Resim yaparken müşteriler eczaneye girer çıkardı. Benim
elimde boyalar, üzerimde önlük... Masa üzerinde sulu boya
resimler yaptım. Resim yapmaya ortaokul, ilkokul yıllarımda
başladım. Okul yıllarımda yaptığım resimler sergilenirdi,
ödüller alırdım. Resim yaparken takip edilen bir amaç
vardır. Gökyüzünde şu ışıltı olacak, gölgelerde bu derinlik
olacak gibi.. Bazen bunu yakalayamıyorum. İfade yetersiz
kalıyor. O zaman yeni bir yaprak, yeni bir boya. Bazen de
resmin ortasında o ifadeden yakalayıveriyorsunuz. Daha
bitmemiş bir resimde o ifadeyi yakalıyorsunuz. Yazarken de
böyle oluyor. Empresyonist ressamlardan Pizaro ve Mone beni
çok etkiler. Pizaro ve Mone’nin resimlerinde hüzün vardır.
Hafif, ne çok ışıklıdır, ne çok karanlıktır. Çok
etkilenmişimdir. Ayrıntılara önem verirler. Kış manzaraları
başkadır, sonbahar manzaraları başkadır. Resimler çok canlı
olmaz ama, klasik bir havası vardır. Manzara ve portre
üzerinde duruyorum".
Tuncay Hanım günümüzdeki yabancılaşmaya ve çıkarcılığa da
vurgu yaparak şunları anlattı:
"Günümüzde kendini kurtar mantığı var. Maddiyatın her şeyden
önemli olduğu vurgulanıyor. Paylaşma duygusunu yitirdik.
Paylaşmak, arkadaşımızın derdini dinlemek şeklinde de
olabilir, acı gününde yanında olmak, elimizdeki 100 liranın
50’sini paylaşmak şeklinde de olabilir. Bunları yitirdik.
Toplumda korku var, ‘çaresiz kalırsam bana yardım edecek
kimse yok’ mantığı o kadar yerleşmiş ki. Dayanışma duygusunu
yeniden canlandırmamız lazım. Bu, etnik gruptandır, şu
cahildir, gibi şeyler ortadan kalkmalıdır".
Tuncay Akdoğan’ın sahip olduğu, içinde yaşadığı topluma ve
sanata karşı duyarlılık büyüleyici. Keşke biz de O’nun gibi
duyarlı, çalışkan ve sanat duygularıyla dopdolu olabilsek...
Bize zaman ayırıp güzel bir sohbet imkânı tanıdığı için
kendisine teşekkür ediyoruz.
Eğer bu ilginç eczacıyı ve hayat hikâyesini merak
ediyorsanız, "Benim Düş Merdivenlerim" isimli kitabını
okuyun. |