| |
Eczacılık mesleğinde
elli hizmet yılını dolduran, Tekirdağlıların çok sevdiği,
saydığı bir eczacımızı size tanıtmak istiyoruz. Kendisiyle
29 Mart Çarşamba günü Tekirdağ’daki eczanesinde görüştük.
1950’li yıllardan 2006’ya uzanan çizgide, köklü bir çınar
gibi pek çok dönemi yaşamış, görmüş, geçirmiş bir meslek
büyüğü ile sohbet ettik.
Sizi tanıyalım
1931’de Bolu’da doğdum. İlkokulu Antalya’da Gazi Mustafa
Kemal İlkokulu’nda bitirdim. Her zaman babamı rahmet ve
şükranla anıyorum. Beni Galatasaray Lisesi’ne 1941’de
gönderdi. O zamanlar Antalya’dan İstanbul’a üç günde
gidiliyor. Öyle bir dönem. Şartlı gönderdi. Anneme “Dokuz ay
çocuğu görmeyeceksin. Bunu kabul ediyorsan göndereyim” dedi.
Annem de kabul etti, gittim. İyi ki gitmişim. Bana çok
şeyler verdi. Galatasaray’ı bitirdim. 1952’de Eczacılık
Yüksekokulu 55 kişi alıyordu. İmtihanlara girip, 55 kişi
arasında yer aldım. Gayet iyi bir biçimde bitirdim.
Rahmetli Farmasötik Kimya hocamız Hayriye Âmal “Yanımda
asistan olarak kal” diye çok ısrar etti. Ve başladım. “Ben
talebenin başında durmam, şöyle yaparım, böyle yaparım…”
dedim, kabul ettiler. Fakat onbeşinci gün Hayriye Hanım
emekli oldu. Emekli olunca, Tekirdağ’da bu eczanenin yeri
satılıyormuş. Amcam söyledi. Babamın emeklilik parasıyla
burayı aldık. Hayırlı bir paraymış. 1956’da aldık, 1958’de
eczaneyi açtık.
Niçin eczacılığı tercih ettiniz?
Lisede Kimya ve Fiziğe aşırı düşkünlüğüm vardı. O zamandan
eczacı olacağım, diye kafama koymuştum. İlk sıraya
eczacılığı, ikinci sıraya tıbbiyeyi yazdım. Kısmetmiş, ilk
tercihim olan eczacılığa girmek nasip oldu.
Meslek hayatınızı anlatır mısınız?
İdealist bir eczacı olarak eczaneyi açtım. Türkiye’de
eczacılık çok iyi olsun istiyordum. Fakat bazı arkadaşların
tutumu bizi üzdü. O zaman bir öksürük şurubu yapılıyordu.
Fakültede öğrendiğimiz şekilde, enfüzyon şeklinde yapıyoruz.
Hasta bunu doktora götürüyor, diyor ki: “Çocuğa bunu
içirdim, fakat öksürüğü geçmedi”. Doktor bakıp, şunu
söylüyor: “Bunun rengi kırmızı olacaktı. Neden sarı? Eczacı
bunu yapamamış”. Aslında doktorun bir kaşık şurupla
öksürüğün kesilmeyeceğini söylemesi lazım, söylemiyor. Böyle
şeyler olunca, insan meslekten yavaş yavaş soğuyor, soğuyor…
Umduğunu bulamıyor.
1972’de bir müfettiş teftişe geldi. Açtı bir kanunu, “Nitrit
demil kafeine var mı?” dedi. Yok, kullanılmıyor. Kaç
senesinin kanunu o? 1928. Tabii, o kanunların yenilenmesi,
bugünün şartlarına uygun hale gelmesi gerekir.
Bir de özel eczacılık okulları açıldı. Bu meslek tam
mânâsıyla bitti. Dünyanın hiçbir yerinde eczacılık bu
şekilde yapılmaz.
Mesela ben fakültede okurken bir Fransız mecmua vardı. İsmi
Annel Farmasötik Fransez’di. Devamlı gelirdi. Fransa’da
devlet hastanesine bir eczacı alınacak. 1500 kişi müracaat
ediyor. Yazılı imtihan yapılıyor. Bir kişi alınıyor. O büyük
bir şeref. O hastaneye eczacı olmak büyük bir şeref.
Bakıyorum bizde devlet hastanelerine kimse gitmiyor. Angarya
görüyor. Eczacılık bu olmamalı diye düşünüyorum. Eczacılık
iki fonksiyonu olan bir meslek: Birincisi halk sağlığı,
ikincisi ticaret. Biz maalesef, bana göre halk sağlığını
ihmal ediyoruz.
O müfettişe şunu söyledim: “Niçin bizi okuttunuz? Bizim
ideallerimiz vardı. Neden Farmasötik Kimya, Galenik
okuttunuz? Bana çek nasıl yazılır, bono nasıl doldurulur,
bunları öğretin”. Bu hale gelmişiz, o bakımdan biraz
üzüntülüyüm.
Geçmişteki eczacılıkla günümüzdekini kıyaslamanızı ve
eczacılık mesleğinin geleceğini nasıl gördüğünüzü öğrenmek
isteriz.
Belirli kıstaslar konursa, mesleğin geleceğini iyi
görüyorum.
1972’de Tekirdağ’da Trakya Bölgesi Eczacı Odası’nı kurdum ve
başkan seçildim. 1986’ya kadar da başkanlık yaptım. Hiç
unutmuyorum, İsviçre’den bir eczacı grubu gelmişti. O zaman
İstanbul’da onlarla bir toplantı yaptık. Onların
anlattıklarını dinlediğimiz zaman, şaşırdık kaldık. O
zamanlar bizde bilgisayar falan yok. Diyorlar ki: “Depolarda
eczacılar kayıtlıdır. Hangi ilaçtan ne kadar istediği
bellidir. Eczacı sattığı zaman, bizde düşer. Mesela rafta 10
tane aspirin bulunması lazım. Vasıta güneye gidecekse,
aspirini 7’ye inen eczane 3 tane aspirin koyarız, gider”.
Biz ağzımız açık dinlemiştik. Görüyorum ki, Türkiye yavaş
yavaş bu noktalara gelmeye başlıyor. Bu iyi bir şey. Daha
iyi hizmetler verilmesi gerekir.
Kötü olan şey, eczanelerin birleşememesi. Eczanelerin daha
büyük, daha güzel çalışması gerekir. Sayısının biraz mahdut
olması gerekir. Tekirdağ gibi bir vilayette 70 civarında
eczane olursa, artık o, eczacılığın suyunun çıktığını bana
gösteriyor.
Tabii bu arada deontoloji tam manasıyla uygulanmıyor.
Gençler büyük ümitlerle mezun olduktan sonra, ümit
ettiklerini bulabiliyorlar mı, bilmiyorum. Onlar halk
sağlığından ziyade, bir tüccar olma durumuna geliyorlar.
Eczanenin parasını, çalışanın parasını nasıl çıkarırım gibi
konularla uğraşıyorlar.
Avrupa ülkelerinde eczacılık anlayışı konusunda neler
söylersiniz?
Avrupa’da eczacı olmayan şahıs, ilaç dahi veremez. Bizde de
bunlar olur inşallah. Ben Avrupa’da bir eczaneye girdiğim
zaman özeniyorum. Laboratuvarı, ilaç satılan yerden daha
muntazam, daha muazzam. Şimdi bizde hekimler eczanede
yapılan ilaç yazmadığı için, eczanelerde galenik kısmı
körlenmiş vaziyette.
Meslek hayatınızda unutamadığınız hatıralar var mı?
Eczaneyi ilk açtığım zaman idealist bir eczacıydım. Yaşlı
bir bey efedrin arsan istedi. Çıkardım, baktım, üzerinde 55
kuruş yazıyor. “55 kuruş” dedim. Adam: “Vay karaborsacı! Bu
45 kuruştu!” deyince kendimi kaybettim. Yakaladığım gibi,
eczanenin dışına atıverdim. Bu sefer adam “Vay benim kalbim
var!” diye bağırmaya başladı. Böyle şeyler oluyor.
1960’lı senelerde bir araba geldi. İçinden iki kişi çıktı.
Birisi pejmürde kılıklı, diğeri kont gibi bir adam. Pejmürde
adamın eli kesilmiş. Pejmürde adam, diğer adamın inşaatında
çalışan bir işçi. Zengin adam biraz rahatsız edici biçimde
“Şunu bir pansuman yapıver yaaavv!” dedi. Lütfen dışarı
çıkın! Pansuman yaparım veya yapmam. O benim bileceğim bir
şey. Bana Reis-i Cumhur Cevdet Sunay gelse, emir veremez
bunun için. Çık dışarı!” deyip, adamı kovdum. Diğer adama
dedim: “Elini pansuman yaptıracağım. Ama patronundan dolayı
değil. Benim insanlığımdan dolayı yaptıracağım”. Pansuman
yaptırdım. Böyle şeyler oluyor. Kendini bilmez insanlar
cemiyetimizde maalesef var.
İyi bir eczacı nasıl olmalıdır?
İyi bir eczacı, mesleğine saygılı olmalı. Madem ki bu
mesleği seçmiş, bu mesleğin her türlü meşakkatine
katlanmalı. Nöbettir, başka şeylerdir, hepsini hiç
yüksünmeden yapmalı. Dürüst olmalı. Bu çok mühim benim
gözümde. Üzülerek söylüyorum, bazı arkadaşlar mesleğe
yakışmayan şeyler yapıyorlar. Bunlar meslek yönünden çok
acı. Eczacının dürüst olması lazım. Kendine, vatandaşına,
milletine.
Eczanelerin zapturapt altına alınması lazım. Okulu bitiren
bir bayan eczacıya diplomayı alır almaz, ailesi tarafından
eczane açılmaya çalışılıyor. Eczanelerde anne, baba,
kayınpeder, kayınvalideler eczacılık yapıyor. Bunlar çok
mahzurlu. Erkeklerin askerlik durumu var. Türkiye’de
eczacılık fakültesi biter bitmez hemen eczane açılmamalı.
Biraz tecrübe kazanılmalı.
Pratikle teori arasında çok fark var. Teorik bilgiler için
okulda Süleymaniye’de Botanik Enstitüsü’ne gidiyorduk. 3000
tane nebat… Hepsinin isimlerini, hangi familyadan olduğunu
ezberliyorsunuz. Fakat çıktıktan 15 gün sonra akılda hiçbir
şey kalmıyor. Ama pratik yaptığınız zaman, bir galenik
laboratuvarına girip, bir ilacın sentezini yaptığınız zaman,
ömür boyu aklınızda kalıyor. Teoriden ziyade, biraz pratik
olmak lazım. Genç eczacıların, tecrübeli eczacıların yanında
bir müddet çalışması gerekir.
Eczacılığı seçmek isteyen gençlere ne tavsiye edersiniz?
Tavsiyem, serbest eczacılıktan ziyade, kariyer yapmaları.
Herhangi bir branşta kendilerini yetiştirmelerini ve o branş
üzerinde yürümelerini tavsiye ediyorum.
Hangi eczacılık branşında parlak bir gelecek var?
Sanayi eczacılığında istikbal görüyorum. Türkiye’de ilaç
sanayiinin ilerlemesi lazım. Ama o kadar çok ilaç ithal
ediliyor ki, yerli ilaçlara sekte vuruluyor.
Ülkemiz ilaç alanında hangi konumda?
İlaç sektörü dünyada tröst haline geldi. Büyüklerin yanında
zor ama, lokal olarak Türkiye iyi bir seviyeye gelebilir.
Gelmesi de lazımdır. Bunun için ar-ge çok mühim. Bunlara
büyük paralar ayırmak lazım. Sanayiciler bunları
yapabilirse, Türkiye bu alanda gelişir.
Bizim halkımızda “İlacın Avrupa’sı iyidir” gibi bir kanaat
uyanmış. Bunları aşmak gerekir. Bizim insanımız, dış
ülkelerdeki insanlardan çok daha zeki, buna inanıyorum.
Eczacılık tarihimiz çok köklü. Saygın bir konumda olmayı hak
ediyoruz.
Etmesi lazım. Bunun için de çalışmak lazım. Durmakla olmaz,
kopya çekmekle olmaz. Veya onların hazırladığı şeyi tablet
haline getirmekle olmaz. Çalışmak gerekiyor.
Kaç kalfa yetiştirdiniz?
Tekirdağ’daki yaşlı kalfaların çoğu benim elimden çıkmıştır.
Allah’a şükür, ben onları küçük yaşta SSK’lı yapmışımdır. En
yüksek dereceden emekli yaptım onları. Tekirdağ’da bazı
eczacılar da benim yanımda staj yaptı.
Geçenlerde bir toplantıda birisi “Siz Doğan Eşkinat değil
misiniz?” dedi. “Evet benim” dedim. Ben Tekirdağ Namık Kemal
Lisesi’nde dört sene Kimya hocalığı yaptım. Oradan
tanıyormuş. Son sınıflara Organik Kimya derslerine
giriyordum. “Siz benim hocamdınız” dedi. İnsan bir hoş
oluyor. Öğretmenler Günü’nde yemek yerken yaşlı bir hanım
geliyor, yapışıp elimizi öpüyor, “Hocam, Öğretmenler
Günü’nüz kutlu olsun!” Allah Allah!
Meslek yaşamınız dışında sosyal alanlarda da çok etkin
olduğunuzu biliyoruz….
Türk Böbrek Vakfı’nın İstanbul’da mütevelli üyesiyim.
Tekirdağ’da 1993 senesinde bir şubesini kurduk. 1997’de
Tekirdağ’da bir diyaliz hastanesini vakıf olarak
gerçekleştirdik. Bugün aşağı yukarı 100 civarında hasta
diyalize girmekte. Bunlar haftada üç vardiya halinde dört
saat cihaza bağlı olurlar. Yazın hasta sayısı 150’yi
buluyor. Yazlıkçılar ve Almanya’dan gelenler oluyor. Bu
şekilde hizmet veriyoruz.
Bir de Tıp Bilimleri Fakültesi kurmak istiyoruz. Tıp, Diş
Hekimliği, Eczacılık ve Biyomedikal branşları olacak.
Biyomedikal, tıbbi cihazların ölçümlerini yapan bir branş.
İki de yüksekokul kurulacak. Hemşirelik ve Tıbbi Aletler
Teknisyen Yüksekokulu. Bunları gerçekleştirmek istiyoruz.
İkinci olarak üyesi olduğum vakıf, Türk Kalp Vakfı. Orada
aynı zamanda Yönetim Kurulu’ndayım.
Lions Klübü üyeliğim ve Galatasaray Klübü divan üyeliğim de
var. Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfı’nda eşimle beraber
çalışıyoruz. Göz Nurunu Koruma Vakfı’nda çalışmalar
yapıyoruz. Orada bir çok kişinin ameliyatını yaptırdık.
İnsanları ayırt etmiyoruz. Bize müracaat eden herkese,
elimizin değdiği kadarıyla bu vakıflarla tedavi
yaptırıyoruz. Burslarımız var, talebelerimiz var. Memlekete,
vatana faydalı insan olmaları için gayret ediyoruz. |