|
Erendiz Atasü, 1947’de Ankara’da doğdu. Ankara Üniversitesi
Eczacılık Fakültesi’ni bitirdi (1968). Aynı fakültede
asistan olarak kalan Atasü, buradan öğretim görevlisi olarak
emekli oldu. Sanat hayatına girmeye, Akademik çalışmaları
nedeniyle bir süre kaldığı İngiltere’de (1972) karar veren
ve ilk denemelerini 1981 yılında çeşitli dergilerde
yayımlayan Erendiz Atasü, Taş Üstüne Gül Oyması ile
1997-1998 Haldun Taner Öykü Ödülü’nü kazandı. Bunun yanında
Dağın Öteki Yüzü kitabı 1996 yılında Orhan Kemal Roman
Ödülü’nü kazandı. Dağın Öteki Yüzü ayrıca İngilizce’ye
çevrildi ve 2000’de İngiltere’de yayınlandı. Atasü ile yazın
hayatı ve son kitabı Açık Oturumlar Çağı üzerine yaptığımız
söyleşiyi sunuyoruz.
Öncelikle biraz eczacı geçmişinizden ve bunun sizin yazın
hayatına etkilerinden bahseder misiniz?
1968
Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi mezunuyum.
Eczacılığa girişim hiç de iddialı nedenlerden olmadı. Oysa
lise yıllarında en çok sevdiğim dersler sosyoloji ve
psikolojiydi. Muhtemelen kadınlara yakışır bir meslek olduğu
için girmişimdir eczacılığa. Mezuniyetin ardından çok kısa
süre hastane eczacılığı yaptıktan sonra, çok sevdiğim bir
dal olan Farmakognozide asistanlığa başladım. Geriye dönüp
baktığımda, eczacılık okumuş olmamdan dolayı hiçbir
pişmanlık duymuyorum. Hatta müspet bilim okumuş olmamın çok
büyük faydaları olduğuna inanıyorum. Çünkü pozitif
bilimlerin, algılamaya müsait bir zekânız var ise, dünyaya
çok sağlıklı bir gözle görmenizi sağladığına inanıyorum.
Laboratuvar çalışmalarında, her kuralın belli koşullarda
geçerli olduğunu görebiliyorsunuz. Eczacılıktan öğrendiğim
diğer bir bilgi de, ilaç ve zehrin aynı şey olduğu, aradaki
farkı sadece miktarın yarattığıdır. Aslında bunu yaşamın
bütün olguları için düşünebiliriz. Sevgiden, özgürlüğe
kadar.
Yazın hayatınıza nasıl başladınız?
Gençliğimde yazı yazmak gibi bir çabam yoktu. Böyle bir
yeteneğimin olduğunun da farkında değildim. Ama herhalde
içimde bir yerde bu yetenek gizliydi. Çocukluğumdan bu yana
çok iyi bir edebiyat okuruydum. Annem ve babam çok okuyan
insanlardı. Annem o dönemde tercüme bürosuna çeviriler
yapardı. Çocukluğumdan bu yana edebiyat, hayatımın bir
parçası oldu. Sonuçta bir zaman geldi ve yazarlık içimde
patladı. Bu belki de kadın olduğumun bilincine vardığım
dönemlerde başladı. Uzunca bir süre mesleğimle yazarlığı bir
arada yürüttüm. Ama sonunda edebiyatı seçtim. Çünkü edebiyat
son derece kıskanç bir uğraş. Diğer yandan da, hocalığı çok
severek yaptım. İnsanlara bir şeyler verebilmek, bir şeyler
öğretebilmek, beni her zaman son derece mutlu etmiştir.
Önce öykü ile başlayıp, ardından romanlara geçiyorsunuz.
Ayrıca edebiyatımızda bir kadın yazar kimliği oluşturdunuz.
Böyle bir etiket yapıştırıldı size.
Ben bu
etiketten şikâyetçi değilim. Yazar kimliği ve aydın kimliği
çok katmanlıdır. Siyasi kimlik, sosyal kimlik; hepsi yazar
kimliğinin katmanlarını oluşturur. Cinsiyet kimliğiniz veya
cinsel yönelim kimliğinizi öne çıkararak yazarsanız,
cinsiyete dair bir edebiyat oluşturursunuz. Ben kadın
olduğumu unutmadan yazıyorum. Konu olarak kadınları
anlatarak başladım. O nedenle de bir kadın edebiyatı
oluşturduğumu düşünüyorum. Bu nedenle de bana kadın yazar
denmesini yadırgamıyorum. Fakat eğer “sadece kadınları
anlatır” gibi bir etiket varsa üzerimde, bu çok yanlış.
Kadın yazar sadece kadınları anlatmaz. Tabii ki kadınların
kendi seslerini bulmaya, kendi sorunlarını kendi bakış
açılarıyla tartışmaya ihtiyaçları vardır. Ancak bir romancı
her şeyi anlatır ve herkesi konu alır. Kadın yazarlık kadın
bakış açısı ile yazmaktır.
Kadın bakış açısını açıklayabilir misiniz?
Her
toplumda, her sınıfta, daha az şanslı olan grup kadınlardır.
Bu ikincil konumumuzu, bize yapılan haksızlıkları unutmadan
olayları değerlendiriyorsanız, bu bir kadın bakış açısıdır.
Ben böyle yaklaşırım. Feminizm benim bakış açımın
odağındadır. Ama bakış açımı sınırlamaz.
Son
zamanlardaki eserlerinizde feminist yaklaşımınızda bir
yumuşama hissediliyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Konular çeşitlendiği için böyle düşünülüyor aslında. İlk
yazılarımda yoğunlukla kadın yaşamını irdelerken, son
yazılarımda dünyaya ait her şeyi bulabilirsiniz. Ben
feminizmden hiç vazgeçmedim. Her gün kendi cinsime yapılan
bir haksızlıkla karşılaştığım için, vazgeçmeye de hiç
niyetim yok. Ancak romancı tabii ki bütün bir hayatı
kucaklamaya çalışır.
Türkçe’nin kadını ve kadın cinselliğini yazmak için zor bir
dil olduğunu belirtiyorsunuz. Bunu açabilir misiniz?
Türkçe, edebiyat açısından fevkâlâde incelikli ve güzel bir
dil. Benim dünyada en çok sevdiğim varlıkların başında
gelir. Ataerkil etkiler taşıması, Türkçe’nin kabahati değil.
Bütün uygarlıklar ataerkil değerler taşıyor, tabii dil
bunların etkisinde kalıyor. Kadın bedenini ve cinselliğini
anlatan sözcükler son derece aşağılayıcı bir tondadır. Bu
sadece bizim dilimize özgü değil. Bir kadın yazar için bu
dili bu şekli ile kullanmak son derece zordur. Bununla
birlikte ayıp, günah, yasak üçlüsünün yanında, bizleri
yetiştiren kültürün içimize koyduğu bir takım otokontroller
söz konusudur. Tüm bunların üstesinden gelebilmenin bir yolu
şiirsel bir anlatımla, metaforlara başvurabilirsiniz. Bir
diğer yaklaşım da, sizi aşağılayan dile karşılık, bir kadın
argosu oluşturmaktır. Ben buna başvurmasam da, kesinlikle
yabana atılacak bir teklif olmadığını düşünüyorum.
Toplumsal tarihin, yazma sürecinizi etkilediğini görüyoruz.
Benim
kuşağım belki de idealler kuşağının sonuncusuydu. O nedenle
biz büyük bir memleket sevgisiyle ve kendimizi ülkeden
sorumlu hissederek yetiştik. Bir takım ideallerimiz vardı
ülkeye yönelik. Hayat bize yardımcı olmadı. Memleketimde
yanlış giden bir iş, beni özel yaşamımdaki bir olay kadar
üzüyor. Kızım böyle durumlarda bana “Anne, bu ülkede bir
sorun olduğunda senin payına 70 milyonda biri düşüyor” der.
Oysa ben böyle göremiyorum olayları. Bu noktada edebiyat
benim en candan yoldaşım oluyor.
Peki bunların yanında, Leyla ile Mecnun’u, Ferhat ile
Şirin’leri çıkaran bu topraklarda aşk, edebiyatta yeterince
anlatılıyor mu?
Anlatılamıyor; hattâ belki yaşanılamıyor. Gençliğin O Yakıcı
Mevsimi’ni yazarken, aslında bunu kendi kendime cevaplamaya
çalıştım. Edebiyatımızda aşk, hasretle özdeşleştirilmiştir.
Yani aşk bir ilişki olarak bizim deneyimlediğimiz bir şey
değil. İnsanlar pencerelerden birbirlerini görüp âşık
oluyorlar. Dolayısıyla yüzyıllardır aşkı hasretle yaşayan
bir toplum, bugün bunun etkisini tabii ki yaşıyor. Ataerkil
toplumda, güçlü kadın ve kırılgan kadın imgesi oturmuş
durumdadır. Ancak aşk bir eşitliktir aslında. Eğer bu
eşitliği yaşayamıyorsanız, bunu anlatamazsınız da.
Edebiyatımızda elbette güzel aşk romanları var. Halit
Ziya’nın “Aşk-ı Memnu”su, Erhan Bener’in “Yanlızlık”ı. Ben
bunları, yazarlarının sıradışı dehalarına bağlıyorum. Ancak
diğer yandan iyi bir roman çok yönlü olmalıdır diyorum.
Roman sadece aşkı, sadece politikayı anlatmamalı, çok yönlü
olmalıdır.
Konuşmamızın başında sizinde belirtmiş olduğunuz gibi,
eczacılığın kadınlara özgü bir meslek olarak tanımlanmasına
nasıl bakıyorsunuz?
Bunun
çok yanlış buluyorum. Kökeninde hâlâ kadını üretken bir
sosyal varlık olarak görememe anlayışı yatıyor. Bir
antropolog arkadaşımdan dinlediğim bir araştırma sonucuna
göre, ekonomik ve kültürel bakımdan daha zayıf olan kentsel
çevrelerde insanlar, kızlarının bankacı veya eczacı olmasını
istediklerini söylemişler. Bu yanıt antropolog arkadaşımın
çok ilgisini çekmiş. Yaptığı görüşmeler sonucunda, bunun
nedeni şöyle ortaya çıkmış: Bankada da, eczanede de
muhatabınızla aranızda bir banko veya masa bulunuyor.
Dolayısıyla yabancı ile aranızda bir sınır var.
Bu keyifli söyleşi için
size teşekkürlerimizi sunuyoruz.
Açık Oturumlar Çağı
Aslında bu kitapta ben Türkiye’nin bir panoramasını çizmek
istedim. Ancak Türkiye çok çelişki ve sorunların olduğu bir
ülke. Ancak sorunların büründüğü şekiller oldukça çabuk
değişiyor. Bu nedenle bunu yapmak bir hayli zor oldu. Bu
arada kitapta anlatılan hikâyenin benim hayatımla hiçbir
ilgisi olmadığını ifade etmeliyim.
Eczacıları konu edindiğim tek eserim budur. Kendi bilim
dalım olan Farmakognoziden de burada yararlandım. Şöyle ki
aspir ülkemizde yetişen bir bitkidir. Kitabımda aspir
toplamak için doğuya giden bilimkadınlarının hikâyesini
anlattım. Aspir’i bu kitapta çeşitli arayışların simgesi
olarak kullandım. Bu çerçevede bölgesel sorunları
anlatabileceğim bir eksen oluşturdum.
Fiilen hiç eczanem olmasa da, mesleğin sorunlarına yabancı
değilim. İlaç sorunu bana göre giderek daha ciddi bir sorun
haline gelecek. İmzaladığımız ekonomik anlaşmalar gereği,
ilaçta dışarı bağımlılığımız artacak. Biraz bu soruna
değinmek istediğim için, kahramanlarımı eczacılardan seçtim.
Hepsinin yanında bu
kitap, biraz üniversitelerdeki rekabet ortamını eleştirme
fırsatı da vermiş oldu. Kadınların sayıca ağırlıkta olduğu
bir iş kolu bile olsa, özgür bir kadın ve onun kişiliği,
yeterince bu ortamlarda kabul görmemektedir. Bu durum,
üniversite gibi toplumun en üst düzey kurumunda bile
sürebiliyor. |