| |
Fars
asıllı olduğu sanılmaktadır. Bir iddiaya göre iplikçi
(gazal) babası yüzünden; bir başkasına göre ise doğduğu yere
(Gazele köyü) nispetle Gazzali (ya da Gazali, yazı boyunca
2.si kullanılacak) adını aldı. Babası tasavvufa ve ilme
meraklıydı. 2 oğlunu da, imkanları nispetinde eğitmeye
çalıştı. Ölümünden sonra oğullarını emanet ettiği bir ahbabı
Gazali ve kardeşi Abu’l –Futuh Ahmet’in ilim ve tasavvuf
camiasına katılmasına vesile oldu. Her ikisi de döneminin en
önemli ulemasının meclislerinde bulundular. Gazali
‘bilgilerinin doğruluğundan emin olmak’ merkezli ilk
şüphecilik buhranına 15-17 yaşlarında kapıldı. Şüpheden
kesin bilgiye (yakin, yakıyn) seyahat hayatının esasını
teşkil eder. Gazali çağın ünlü bilginlerinden, özellikle
fıkıh konusunda, dersler gördü. Sonra Cürcan’da ve
Nişapur’daki Nizamiye medresesinde dönemin önemli
alimleriyle oldu, feyz aldı. Zamanın en önemli alimlerinden
el – Haremeyn’nin ilgisin çekti gözdesi ve özel talebesi
oldu. Ardından Nizamülmülk’ün özel meclislerine,
sohbetlerine katıldı. Bağdat Nizamiye medresesine müderris
olarak gönderildi (1091). 1095’de, birkaç yıl önce içine
düştüğü 2. derin şüphecilik buhranı yüzünden medreseyi terk
etti. Bir süre dünyadan el-etek çekti, dervişçe yaşadı (zühd/çile/inziva
dönemi). Aynı süreçte (midesinden) hastalandı, dili tutuldu.
O derin belagatini (retorik, konuşma kabiliyeti) ve
diyalektik metodunu (cedel) kaybetti. O zamana değin
kitaplardan okuyup sadece lakırdısını ettiği tasavvufu
bizzat yaşamaya başlamıştı (kal (laf) aleminden, hal
(tasavvuf pratiğinin ilk mertebesi) alemine ‘yolculuk’). Bu
sırada ‘halvet’ (Allah’la sohbet) ve ‘uzlet’ (sufi bir
pratik olarak yalnızlık)ten başka şey düşünemez olmuştu.
Makamını kardeşine, ailesini dostlarına ve diğer her şeyini
(ün, saygınlık, sosyal çevre, ilmi muhit, öğrenciler) de
öylece bırakarak Şam’a gitti. Emeviye camiinde kimseyle
görüşmeden kendisini gündüzleri minareye kapattı. Sufiliğin
bütün pratiklerini bizzat tecrübeye devam etti. Şam’dan
Kudüs’e giderek aynı istiğrak (kalbinden, gönlünden dünyevi
her şeyi atmak, Hak’tan başka şey düşünmemek, giderek Hak
ile tevhide/bir olmaya yönelmek) ve halvet hayatını bir
müddette Sahra’da sürdürdü. Kendi ifadesiyle ‘gayb alemini
(gizli/saklı olup bitenler; sadece Allah ve seçilmiş
kullarına görünenler) seyre daldı’. Mekke’ye, ardından da
Bağdat’a gitti. Ders vermeye başladı. Baş yapıtlarından
‘İhya-ı Ulumu’d Din’i okutmaya başladı. Derslerine rağbet
çok artmıştı. Ancak, kabaran sufilik damarı yüzünden Tus’a
gitti. 10 yıl münzevi bir hayat yaşadı. Nizamülmülk’ün
Haşhaşinlerce öldürülmesinden sonra yerine gelen Fahr-ül
mülk’ün daveti üzerine Bağdat’a döndü (1105) ve Nizamiye’de
derslerine yeniden başladı. Zira, halkın dini duyguları
zayıflamış ve bidat (dinde vahiy ve sünnet dışı yenilik)
ehli güçlenmişti. Gazali, ulema ile yaptığı istişarelerden
sonra, bu şartlar altında halvet ve inzivanın caiz
olamayacağına hükmetmişti. Lakin bu dönemi kısa sürdü.
Ardından, Tus’a döndü ve evinin yanında inşa ettiği tekke ve
medresede öğrencileri irşad, telkin, zikr ve ibadet ile
kuşattı (ihata etti). Muarızları boş durmuyordu. O’nu Sultan
Sencer’e şikayet ettiler. Konu, Hanefi olan Sencer’i alarme
etti. Şikayetde, Gazali’nin Hanefi mezhebi ve Ebu Hanife
aleyhine ve Şafi fıkhı ve muamelatı lehine partizanca,
mutaassıpça çalıştığı iddia edilmekteydi. Sultan Sencer
Gazali’yi orduğahına çağırdı. Alim, Sultan’a yazdı bir
mektupta terceme-i halini paylaştı ve hükümdarların huzuruna
çıkmamaya ahdi olduğunu, kendisini bunu bozmak zorunda
bırakmamasını rica ile meramını tamamladı. Muarızlarının
güçlü ayak diremeleri ve Gazali’ yi Hanefilik için bir
tehdit olarak sunmaktaki başarıları; Sultan’ın da
görüşlerini Gazali’nin kendisinde dinlemek istemesi yüzünden
yeminini çiğnemek zorunda kaldı. Sultan O’na büyük hürmet
gösterdi, kendi tahtına oturttu. Gazali ’nin huzurda verdiği
ders Sencer’i ve hazır bulunanları derinden sarstı. Alimi
izzet-ü ikram ile Tus’a yolcu ettiler. Gazali, kentine
dönüşünden kısa bir süre sonra vefat etti.
Külliyatı
Çok
verimli bir alimdi. Öyle ki, asarının (eserlerinin) tamamını
okuyup anlamak için bir ömür yetmeyebilir. Öğrenciliğine
müteakip, hocalarından tuttuğu notlar dışında, yazdığı
orijinal eserlerinin toplamının yüzlerle olduğu kayıt altına
alınmıştır. Bunların bir kısmı elimize geçmemiştir. Bazı
araştırmacılar Gazali külliyatının ancak 30 yıl boyunca her
gün, üst üste 50 sayfa yazılmasıyla oluşabileceğine işaret
ederler. Bunun daha mütevazı (günde 20 sayfa civarında)
olduğuna hükmedenler de vardır. Gazali’nin dünyasına girmek
isteyenlerin mutlak surette okumaları gereken eserler:
Makasıd - el - Felasife, Tehafüt - ül – Felasife, El –
munkız – ı min ed – delal, İhya – i ulum’id din ve Kimya-ı
saadet’tir.
İbret dolu bir anekdot
Cürcan’dan Tus’a giderken Gazali’nin yolunu eşkıya keser.
Heybesine el koyarlar. Gazali şakiye ‘aman, heybemdeki
notlarımı geri verin. Ben bilginim, onlarda hocamın ilmi
zapt edilmiştir, Cürcan’a sırf bunlar için gittim, sizin
işinize yaramaz’ mealinde ricada bulunur. Şakiden birisi,
‘bildiğini söylediğin şeyler elimizdeki heybede iseler sana
nasıl ait oluyorlar ve sen nasıl bilginim dersin?’ der ve
aldıklarını bu alaycı, küçümseyici yaklaşım eşliğinde geri
verir. Bu olay Gazali’ ye büyük ders olur. Şakinin bu
tenkidini Allah’ın bir işareti sayar. Böylece, önce
hocasının notlarını ezberler, ardından da incelemeye
giriştiği bütün meseleleri en detayına, en derine değin
vakıf olmadan bırakmaz.
Akıl
ve Gazali
Gazali
hayatı boyunca ‘akıl’la uğraşmış, hesaplaşmıştır. Daha çocuk
denilecek çağında, 15-16’sında iken aklından, akılla
eriştiği bilgisinden ve nakilden şüphelenmiştir. Taklitle,
duyularla elde ettiği bilgiyi makbul saymamış; akılla
erişilen 2 + 2 = 4 mahiyetindeki zorunlu bilgileri esas
almış; matematik kesinliğe sahip olmayan akıl mahsulünün de
insanı yanıltacağına hükmetmiştir. Akla ve akli bilgiye
inanç zemininde boy veren 2. krizini 35-38 yaşlarında
geçirmiş; müteakiben her şeyini (aile, servet, mevki, ün,
soysal ve ilmi muhit, nüfuz) terk ederek tasavvuf yoluna
girmiştir. Ölene değin de, sultanın yeniden müderrisliğe
dönmesi için yaptığı büyük baskıyı takip eden kısa bir dönem
hariç, sufi tarz-ı hayatından taviz vermemiştir. O, içine
düştüğü derin teorik/epistemik, hatta kimine göre varlığını
sorgulamaya dair (ontik) buhrandan ancak bu suretle
kurtulabilmiştir. Akılla mücadelesi Gazali’nin bütün
hayatını ve külliyatını tayin etmiştir. O, muarızlarının
tamamını çok eleştirdiği akl (mantık, diyalektik/cedel) ile
alt etmeye çalışmıştır. Gazali külliyatında sırasıyla
İsmaililere (batıniyye / hermenötik ehline), Hıristiyanlara,
hür düşüncelilere (ibahiyye) ve feylesoflara (felasife, ehl-i
hikmet) hücum etmiştir. Bütün bu mücadelesi (cehd) ile O,
biraz önce değindiğim üzre, mantık ve akılcı cedel
(diyalektik rasyonel) metotlarını kullanmıştır.
Külliyatında, sayısız kereler vurgu yaptığı, Tehafüt-ül-Felasife
(Filozofların tutarsızlıkları (kendilerini yıkışları)’yi ise
üzerine temellendirdiği ‘aklın ve mantığın hakikate
erişmekten aciz olduğu’ argümanını, yine kesin(yakin)/eşya
ile mutabık bilgiye erişmekte yetersiz olmakla tenkit ettiği
akıl ve mantıkla ispata kalkışması çok eleştirilmiştir.
Özellikle de İbn-i Rüşt’ün Tehafüt’e cevaben yazdığı Tehafüt-üt-
tehafüt (kendini yıkışın kendini yıkışı) alanında anıtsal
bir eser olarak boy göstermiş ve Gazali’nin akla dair
çelişkilerini (aklı yine akılla, akli metotlarla mahkum
etmesini) çok güçlü argümanlarla ortaya koymuştur.
Tehafüt’te Yeni Eflatuncu (neo-Platonist) Farabi ile
Aristocu İbn-i Sina’yı 20 noktada eleştiren Gazali, 3
noktada onları tekfir etmiş (kafir ilan etmiş), 17 hususta
ise sapkınlıkla suçlamıştır. Enteresandır; kendisiyle aynı
ekolden, Eş’arilikten gelen kimi düşünür ve ulema O’nu, Grek
düşüncesini / felsefe ve mantığı Kelam ve Tasavvufa sokarak
bu alanların kutsallığını/uluhiyetini aklın süfli
zafiyetleriyle malul kılmakla suçlayacaklar, hatta tekfir
edeceklerdir. Gazali akılla problemini sufi/zühd tarzı
yaşamının parçası olan mükaşefe (keşfetmek), ilham, sezgi,
vahy, istiğrak, zikr ve çilenin sunduğu imkanlarla aşmış;
imanını böylelikle güçlendirmiş ve kesin/şüphe
götürmez/zorunlu bilgiye eriştiğine inanmıştır.
Gazali
İslam felsefe ve ilmini dondurdu mu?
Gazali
umumiyetle ‘İslam Aleminin Batı Alemi karşısındaki
gerilemesinin baş müsebbibidir. Bab-ı İçtihat’ı (yenilik
kapısını) kapatmıştır. Akla, kritikçi düşünceye, felsefeye
karşı aldığı düşmanca tutumla ilim ve felsefenin İslam’daki
parlak atılımına (İslami Rönesans) son vermiştir.
‘İmam’,felsefecileri ‘tekfir ederek’ (kafir ilan ederek)
yarattığı entelektüel terörle, felsefe ve ilimi İslam
coğrafyasının doğusuna, Endülüs’e sürmüştür. İslam Alemi’
nin bağrında oluşan her çeşit ‘gericilik’in, bağnazlığın,
radikalizmin müsebbibi Gazzali’idir. Gazali, akılcı
Maturidiliği mahkum etmiş, ‘yobaz’ Eş’ariliği ihya etmiştir.
Selefilik ve Vahabilik, Seyit Kutup ve Müslüman Kardeşler,
İran İslam Devrimi, Taliban, Hizbullah ve nihayet el Kaide
gibi ‘muarızıyla ile şiddet temelinde hesaplaşmak’
anlayışlarının en önemli fikri mimarıdır, müellifidir.’
şeklinde eleştirilir. Peki, bunlar gerçekle mutabık
mıdırlar?
Nasıl bir çağda yaşadı?
Her
şeyden önce Gazali’nin yetiştiği muhiti, döneminin
şartlarını iyi tahlil etmek gerekir. Batı İslam’ı boğmak
için mevcut bütün imkanlarıyla 1096’da 1. Haçlı Seferini
başlamıştı. Kudüs Gazali döneminde düştü. Bu İslam Aleminde,
maddi manevi sıkıntılara yol açtı. Bu sırada İslam kendi
içinde de büyük problemlerle, mezhep ve tarikat savaşlarıyla
boğuşmaktadır. Bidat ehli iş başındadır. İsmailiye ekolünden
bazı Batıni tarikatlar, özellikle de Hasan Sabbah’ın
Haşhaşinleri, terörü dalga dalga yaymakta, her sahadaki
istikrarı, güven duygusunu ve ilerleme hevesini yerle bir
etmektedirler. Birçok önemli simanın yanı sıra Gazali’nin
dostu ve Nizamiye medreselerinin kurucusu olan Nizamülmülk
de suikastler zincirine kurban olur. Bu ortam sosyal yapının
tahribine, ahlaki çürümeye, yozlaşmaya yol açar. Yenilik adı
altında ortaya çıkan Bidat ehli önce Sünneti, ardından da
adım adım vahyi, Kur’anı iptale kalkışırlar. Sünni ulemanın
yorumlarına göre ‘İslam’ın tevhidi özünü, vahyi temelini
kaybetmesine ve diğer semavi dinlerle aynı akıbeti
paylaşmasına muharref İslam’a doğru ilerlenilmektedir’. Akla
açtıkları sınırsız krediyle teorik dünyalarını kuran başta
Farabi ve İbn-i Sina olmak üzere birçok rasyonalist Müslüman
düşünür eliyle Yunan felsefi mirası ve kültürel kodları,
Mutezile’nin büyük tercüme hamlesinden itibaren peyderpey
İslam Düşünce dünyasına nüfuz etmekteydi. İslam düşüncesi bu
sırada kabaca üçe ayrılıyordu:
1 –
Batı Havzası / Endülüs ve Kuzey Afrika: İslam felsefesi,
akılcılık, İbn-i Rüştçülük (averoizm)
2 –
Merkez Havzası / Arap kıtası: Gazali ve Sünni/Arap
kelamcılığı
3 –
Doğu havzası / İran ve doğusu: 12 imam inancı, Şia ve Molla
Sadra, Suhreverdi
Bunlar
arasındaki fikri alışveriş ve etkileşim güçlü değildi. Bu
yüzden de Gazali ve muarızlarının görüşlerinin bütün ümmete
yayılması ve tesiri çok uzun zamanlar almıştır. Arka plan
buydu. Bu fonda Gazali’ nin tesirine gelince, O, bırakınız
akla karşı olmasını; tenkitçi aklı, mantığı, diyalektiği ve
felsefi yaklaşımları en ziyade kullanan Müslüman düşünürdü.
İslam hikmetini, kelamı, (Şafii) fıkhını ve tasavvufu akılla
ve felsefeyle birleştiren/mezceden Gazali’dir. O’nun
tesirine umumi manada bakarsak felsefede akılcığın bir
miktar sempati ve prestij yitirmesi; öte yandan ise Sünni
İslam’ın akide ve muamelat kodlarının konsolide edilmesine
ciddi manada katkı verdiğini görürüz. Bu keyfiyet, Sünni
akidenin tahrifatına ve belki de yok olmasına mani olan
dinamiklere güç katmıştır. Gazali’den sonra, şayet sadece
Sünni daireden bakılmazsa, kritikçi düşünce ve felsefe
akamete uğramamış, bu sahalarda çok parlak simalar gerçekten
çok önemli verimler ortaya koymuşlardır. Hemen akla gelenler
Nasiruddin-i Tusi, Suhreverdi, İbn-i Arabi, Sadruddin-i
Konevi, Curcani, Mevlana, Kaazzi Adud-i İci, Allame Devvani,
Alaüddin-i Kuşçu, Molla Sadra, Ali Kuşçu, Hocazade, Alaüddin
Ali-el Tusi, Molla Lütfi, İsmail-i Maşuki, Hamza Bali, Beşir
Ağa, Şeyh Vefa, Şanizade, Gelenbevi ve Arif Efendi’dir.
Gerilemenin sebebi otokratların kontrol gayreti ve sözde
/sahte alimlerdir
İslam
düşüncesinin gelişmesini engelleyen asli faktör Gazali
ekolünün tesirleri değilse nedir peki?
Bu, hiç
kuşkusuz sultanların, iyi niyetle dahi olsa, düşünce,
hikmet, felsefe ve bilim üzerinde kurmaya çalıştıkları
kontrol mekanizmaları ile onların etraflarını kuşatan
çapsız, derinliksiz ‘düzmece/sahte alimler’in sebep
oldukları fikri kuraklık, felsefi çoraklık idi. Fatih’in
İstanbul’u fethine müteakip yürürlüğe koyduğu dünyanın,
bilhassa da İslam Alemi’nin önde gelen alim ve filozofları
için payitahtı cazibe merkezi kılma projesi yarım/akim
kaldı. Bu projenin merkezi figürü olan Ali Kuşçu’nun
misyonunu tamamlayamadan 1474’deki terk-i dünya eylemesi
bunda büyük rol oynadı. Gerçi, Kuşçu daha uzun süreler
yaşasa ve Fatih’in projesi realize olsa dahi 8. - 11 .
asırlar arasında Arap kıtasında ve 9. – 14. asırlar arasında
Endülüs’e yaşanan fikri canlılığı aşmanın, hatta
tekrarlamanın dahi çok zor olduğunu öngörmek mümkündür.
Zira, ne kadar iyi niyetli ve ne denli bilge olursa olsun,
sultanın patronajında/kontrolünde özgür ve özgün felsefe ve
ilim yapmak neredeyse imkansızdır. Fatih’ten sonra gelen
sultanların çaplarını, kapasitelerini göz önünde
bulundurursanız; buna bir de Kuşçu’dan sonraki dönemlerde
ulemayı ‘temsil eden’ Cinci Hoca, Hatipzade, Halet Efendi
gibi ‘sözde/sahte alimler’in yıkıcı tesirlerini eklerseniz,
İslami Düşünce, felsefe ve ilimin, özellikle Sünni
toplumlarda gerilemesi kolaylıkla anlaşılır. Gazali’nin ruhu
azap çekiyor olsa gerektir. Zira, İslam’da akılcı düşünce ve
felsefenin önünü kapatan sahte/sözde alimler ne yazık ki
ezici çoğunlukla Gazali’nin mensubu olduğu ehli sünnet
mensubudurlar.
Gazali’nin Batı Alemi üzerindeki tesirleri
Gazali
özellikle birçok bakımdan, ama özellikle de şüpheciliğiyle
Batı’nın birçok önemli filozofunu etkilemiştir. Bunların
arasında en belli başlıları Saint Thomas d’Aquino, Montaigne,
Pascal, Descartes, Wilhelm Ockham, Nicolas d’Autrecourt, P.
D’Ally ve Hume’dur. İzmirli İsmail Hakkı gibi bazı
düşünürler O’nun etkisini Kant ve Bergson’a kadar sirayet
ettirirlerse de buna iştirak azdır. Esasen batılı düşünür ve
felsefeciler Gazali’nin külliyatına gereken önemi
göstermemiş, ciddi bir çeviri faaliyetine girmemişlerdir.
Buna rağmen, O’nun fikri aleminin muhkem temelleri, sağlam
mantalitesi, güçlü argümanları, başta yukarıdaki eşhas olmak
üzere, birçok Batılı beynin tefekkür dünyasına, ezici
çoğunlukla 2., 3, elden olmak kaydıyla ve ne yazık ki kahir
ekseriyetle de kaynak zikredilmeden sızmayı ve kendilerine
yer açmayı bilmişlerdir.
Gazali’nin önemi
İslam
Alemi’nin Sünni kanadının en önemli mütefekkir, mütekellim
(kelamcı), feylesof, mutasavvıf ve ilahiyatçılarından Gazali
günümüzde Ortadoğu’da ‘sahneye konulan’ ve giderek de
yayılma potansiyeli taşıyan bir büyük tehlikenin, Sünni –
Şii savaşının aşılmasında bize imkanlar sunmakta. 4 Sünni
mezhebin her biri kendi mezhep kurucularına imam derken,
hepsinin isim vermeden ‘İmam’ dediklerinde akıllara gelen
kişi İmam Gazali’dir. ‘İmam’ terimi, Gazali’nin özelinde
cins/jenerik isim değil, O’nu hatırlatan, O’na nispet eden
bir özel isme dönüşür. Zira O, mezhep hususunda asla
mutaassıp olmamış; döneminde mezhep tartışmalarıyla
örselenen İslam Alemi için bölücü değil birleştirici
olmuştur. Bir ara Şafii mezhebi yanlısı beyanlarında, genel
çizgisinin dışına çıkarak, Ebu Hanife aleyhine konuşmuşsa da
bu yanlışından kısa zamanda dönmeyi bilmiştir. Bütün
mezhepleri birleştiren yeni bir mezhep inşa etmesi
önerilerini ise daima ret etmiştir. Gazali için ‘Şayet bir
peygamber daha gelecek olsa, bu hiç kuşkusuz İmam olurdu’
diyenler de çıkmıştır. Bazı müsteşrikler O’nu İbn-i Rüşt ve
Saint Augustin’den dahi önemli addetmişlerdir. Mesela
‘Muslim theology’de Mc Donald (1965, Beyrut) bunları
‘Gazzali’ye nispetle basit derleyiciler ve ekolcüler olarak
kalır’ diye vasıflandırmıştır.
|