|
Bağlarbaşı’ndaki İstanbul
Eczanesi’nde İsmail Kutlu’yu ziyarete gittik. İsmail Kutlu,
eczacı kalfalığında 50 yılı geride bırakmış bir usta… Onunla
yaptığımız sohbeti ilgiyle okuyacağınızı tahmin ediyoruz…
Hedef
Sağlık
Özgeçmişinizi anlatır mısınız?
1943
doğumluyum. Tokat’ın Niksar kazasında doğdum. 1956
Haziran’ında İstanbul’a geldim. Geldiğim gün eczanede
çalışmaya başladım. 2006’nın 26 Haziran’ında 50 yıl bitti.
Bu ne aşktır, bu ne sevgidir ki, 50 yıldır bıkmadan
usanmadan mesleğime devam ediyorum. Bu gün de gitmesem olmaz
mı demeden, işime devam ediyorum. Bu herhalde 1956’da işe
başladığım eczanede bana verilen huzur ortamından olsa
gerek. Bu gün de hâlâ bu huzur ortamı devam ediyor.
Mesleğime karşı çok sevgim, saygım ve aşkım var. Öyle ki,
evimden daha çok, buraya zaman ayırıyorum. Geçmişte
ayrılmayı denedim. Evde en fazla iki ay durabildim. Devamlı
çalışıyorum. Toplam iki eczanede çalıştım. 26 yıl, önceki
eczanede çalıştım, 24 yıldır da şimdiki eczanede
çalışıyorum. 50 yıldır aynı semtte, aynı cadde üzerindeyim…
Mesleğe başladığınız ilk yılları anlatır mısınız?
Eskiden
yapma ilaç vardı. Bu kadar çok hazır ilaç, hazır preparat
yoktu. Yapma ilaç vardı. Yapma ilaç bana muazzam bir zevk
verdi. Bir şey yapıp, bir şey meydana çıkarmak ayrı bir
zevk. Çocukluğum eczanede, ilaçların arasında geçti. Benim
oyuncağım ilaçlarım oldu. Büyüdüm, genç yaşa geldim, flörtüm
yine ilaçlar oldu. Anlayacağınız, bu mesleğin aşığıyım,
seviyorum. Bunu bana sevdiren, ilk başladığım eczanedeki
Eczacı Sevim Mengi. Bu mesleği bana öğreten kişiydi.
Bağlarbaşı Eczanesi’nde öğrendim mesleğimi. O eczane
satılınca buraya geldim. 24 yıldır burada huzurlu bir
ortamda çalışıyorum.
Bu
meslek size ne kazandırdı?
Bu meslek
maddi açıdan çok fazla şey kazandırmadı. Tatmin etti ama,
ileriye dönük yatırımım olmadı. İki tane evim var.
Sigortalıyım, emekli oldum. Eşimi de emekli ettim. Diğer
kalfa arkadaşlarımın ötesinde bir kazancım oldu. Ama bu öyle
çok büyük miktarlarda bir maddi kazanç değil. Benim için
huzur ön plandaydı. İstediğim bir işti. Bu meslek sayesinde
çok dostum oldu. Dost kazandım, sosyal bir çevrem var.
İlkokul mezunuyum. Bu sosyal çevreye girdim ve bu çevre beni
kabul etti. Burada olmayıp memlekette kalsaydım, öyle
olmazdım. Toprakla uğraşırdım, rençper olurdum, çoban
olurdum.
Mesleğin prensipleri neler?
Saygı,
düzen. Saygınlığı olan bir meslek. Saydım, sayıldım. Belli
kuralları var. Hafızanın iyi olması lazım. Kendinizi iyi
yetiştirmeniz lazım ki, bir şeyler verebilesiniz. 50 yıldır
edindiğim tecrübeyle beraber, güven var. Şöyle ki, hasta,
doktora söyleyemediğini, gelip bana anlatıyor. Rahat
konuşabiliyor. Ben bu güveni hastaya vermişim ki, benden bir
şeyler bekliyor. Biz, doktordan sonra, hastaların
güvenebildiği kişilerdeniz. İlacı verip de, güle güle demek
olmaz. Hastayı rahatlatıp, öyle gönderiyoruz. Eskiden yapma
ilaçlar varken, burada hastane dahi yoktu. Hasta doktora
gidince, doktor “güvendiğiniz bir eczaneye gidin” derdi. O
tarihte Üsküdar’da 4 eczaneden biriydik.
Unutamadığınız anılar var mı?
Doktor,
bir çocuk için fitil vermiş. Annesi sonra gelip “Çocuğum
elden gidiyor” diye bağırdı. Anne, çocuğunun ateşi düştükten
sonra fitilin geri geleceğini zannetmiş. “Ben fitili koydum,
fitil geri gelmedi” dedi. Panik olmuş.Bir başka hatıra:
Eskiden fitiller plastik muhafaza içindeydi. Yine bir
çocuğun annesine fitilin kullanılışını tarif ettik. Az sonra
çocuğun annesi gelip, “Çocuğun poposu fitili kabul etmiyor”
dedi. Nasıl olur? Çocuğu henüz bebek. Meğer, fitili plastik
muhafazasıyla koymaya çalışıyormuş…
Geçmişle günümüzü kıyaslarsanız neler söylersiniz?
O zaman
hastayla daha yakındık. Kırtasiye çok değildi. Şimdi
prosedürlerin çokluğundan dolayı hastaya zaman ayıramıyoruz.
Kırtasiye işleri öyle arttı ki… Hastaya daha fazla zaman
ayırmak istiyorum, konuşmak istiyorum. Hastayla konuşmak
için zaman kalmıyor. Eskiden nüfus bu kadar fazla değildi.
Bağlarbaşı’ndaki evlerin hepsi bahçeliydi. Oturup
konuşamıyoruz. Burası semt eczanesi. Eski müşterilerimiz
buna alışıklar ve bunu bizden bekliyorlar. Kendi
hastalıklarından söz etmek istiyorlar. Eskiyi özlüyorum.
Benim ilk
patronum Eczacı Sevim Mengi’ydi. Eczacı Sevim Mengi’nin
kayınvalidesi beni büyüttü. Gerek aile ortamı, gerek iş
ortamı fevkalade güzeldi. Okusaydım, eczacı olmak
istiyordum. Sınıfta kalmak benim zoruma gittiği için, hele
gurbette okumak zor olduğu için ve bir an evvel bu mesleğe
adım atmak için, kalfa olayım dedim. Anne babamı küçük yaşta
kaybettiğim için İstanbul’a geldim.
Sizin
yetiştirdiğiniz elemanlar var mı?
Benim
yetiştirdiğim eleman çok. Melih Bey emekli oldu. Burada
çalışan Korkmaz Bey var. Salih Bey var. Salih Bey stajını
benim yanımda yaptı. Çok eleman yetiştirdim ama kalıcı
olarak dört kişiyi yetiştirdim. Oğlum da ecza deposunda
çalışıyor, o da bizim meslekten sayılır.
Meslekte parasal kaygılar yaşadınız mı?
Ben
eczacı olmadığım için, ticari kaygıları düşünmedim.
Bulunduğum ortamda ben kalfa olarak maddi açıdan tatmin
oldum, bu bana yetti. Ticari olarak düşünseydim, bir eczane
açardım. Ama bu benim tarzım değil. Neden? Ben eczacı
değilim. Meslektaşlarımıza saygısızlık olmasın diye eczane
açmadım. Açmayı düşünmedim. Muvazaa olayı vardır ya… İşin
ticari yönünü düşünmedim. Bir kalfa olarak, arkadaşlarımın
ötesinde para kazandım. Bu para bana yetti. İmkânım olsa da,
bir eczane açmayı düşünmedim. Eczacı arkadaşlara büyük
saygısızlık olurdu.
İlk
çalıştığım eczanede defalarca bana “Bu eczaneyi sana
bırakalım” dediler. Ben kendimi ticarete verirsem, çeklerle,
senetlerle uğraşmaktan bu tadı tadamazdım. Prensipler galip
geldi.
Dünyaya yeniden gelseniz…
Dünyaya
bir kere daha gelsem, yine bu mesleği tercih ederdim. Bu
mesleğin aşığıyım. Bundan dört sene evvel eczaneden ayrılıp
“Kendime zaman ayırayım” dedim. Evde iki ay zor durdum.
Tekrar döndüm geldim. Kalp krizi geçirmiştim o zamanlar.
Sonra by-pass oldum. Yoruluyorum zannettim. Ama eczaneden
uzak kalmak daha yorucu.
Allah’a
şöyle dua ettim: “Bana bir hastalık vereceksen, kalp
hastalığı ver” dedim. Allah kalp hastalığı verdi. Ölümümün
de kalp hastalığından olmasını ve eczanede ölmeyi istiyorum.
Çevreniz nasıl karşılıyor?
Takdir
ediyorlar. Beni hep eczanede görmek istiyorlar. Herkesi
olduğu gibi kabul ediyorum. Hoşgörüm çoktur, “evet”lerim
boldur, “hayır”larım azdır.
Boş
zamanlarınızda neler yapıyorsunuz?
Eczacı
Teknisyenleri Derneği’nin onur üyesiyim. Oraya faydalı
olmaya çalışıyorum. Torunlarımla vakit geçiriyorum.
Sinemayı, tiyatroyu severim, kitap okurum. Eczanede sabah 9,
akşam 7 arasında günde 10 saat çalışıyorum. Pek boş vaktim
olmuyor.
Müzik
dinlerim. İstanbul’a ilk geldiğimde, şöyle bir kutu gördüm.
Kutunun önünde düğme. Açtım, bir müzik sesi. Korktum, hemen
kapattım. Beni yetiştiren eczacı hanımın kayınvalidesine
“Anne bu ne?” dedim. “Oğlum açsana, radyo bu” dedi. İlk defa
radyo görüyordum, düşünün. 13 yaşında ilk defa radyo gördüm.
Radyoda Beyoğlu Şan Sineması’ndan naklen, Münir Nurettin
Selçuk’un Türk Sanat Müziği konseri vardı. Radyodan “Sana
dün bir tepeden baktım aziz İstanbul” isimli eser
yayınlanıyordu.
O günden
bugüne Türk Sanat Müziği’ni severek dinlerim.
Mesleğe ilgi duyanlara bu mesleği anlatıyor musunuz?
Tavsiye
ediyorum, anlatıyorum, mesleğimizin saygınlığından
bahsediyorum. “Şu ilacı bana vermiştin, iyi geldi” cümlesini
duymak çok hoşuma gidiyor.
Eczacılar yardımcı aradıkları zaman nelere dikkat etmeli?
Eczacı
Teknisyenleri Derneği’nin üyeleri var. Üyelere eğitim
veriyoruz. Eğitim alan kişilerin eczanede çalışmasını
istiyoruz. Eczacılık kadar kalfalık da önemli. Derneğimiz
eğitim verecek. Bu eğitim sayesinde arkadaşlarımız bir vasıf
sahibi olacak, bilgi sahibi olacak. Liseden sonra iki yıllık
bir meslek okulu açılacak. Oradan yetişmiş bir kalfa,
eczacısına daha faydalı olacak.
|