| |
1383’de Amasya’da doğdu,
1468’de öldü. 83 yaşında Cerrahiyetü’l-Haniye’yi, 85 yaşında
ise Mücerreb-name’yi yazdı. Şerefeddin’in ailesinde,
öncesinde ve sonrasında, başka hekimler de vardı. Düzenli
bir eğitim görmemiş, dönemin geleneklerine uygun olarak
usta-çırak ilişkisi içinde tabibliğe başlamıştır. Şerefeddin
ilk eğitimini Nahcivani’den almış, Amasya Darüşşifası’nda 14
yıl hekimlik yapmıştır. Candaroğlu İsfendiyar bey zamanında
Kastamonu’ya gitmiştir. Cerrahiyetü’l Haniyye’yi sunmak için
İstanbul’a gitti. Eserlerinden Arapça ve Farsça bildiği
anlaşılan Şerefeddin’in Yunanca da bildiği sanılmaktadır.
Yaşadığı çevre
Sabuncuoğlu, tabibliğini
Amasya’da yapmış, külliyatını da orada tamamlamıştır. Amasya
tarih boyunca, taşıdığı çeşitli hususiyetler bakımından,
Anadolu’nun kayda değer merkezlerindendi. Osmanlı döneminde
uzunca bir süre ticaret, kültür ve sanat merkezi olan şehrin
en önemli vasıflarından birisi de şehzadelerin sultanlığa
hazırlandıkları çok önemli bir eğitim ve öğretim merkezi
olmasıdır. Şerefeddin’in de icra-ı sanat eylediği Amasya
Darüşşifası Moğolların Selçuklu saltanatına son verdikleri
1308’de inşa edilmiştir. Darüşşifanın vakfiyesi bundan 4 yıl
sonra tanzim olunmuşsa da günümüze kalmamıştır. Darüşşifa
19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren (1873) akıl hastanesi
olarak hizmet vermiştir.
Eserleri
Sabuncuoğlu’nun elimize kalan
3 eseri vardır.
1 - Akrabadin Tercümesi:
Sabuncuoğlu’nun ilk eseri olup 2. Bayezid’in özel hekimi
Şeyh Mehmed bin Ahmed’in özel ricası üzerine Farsçadan
çevirmiştir. Akrabadin’in aslı ‘krabadin’dir ve Grek
kökenlidir. İlaç kitabı anlamını taşır. İlaç terkiplerinin
bileşimlerine giren droglardan, bunların hazırlanışlarından,
tedavide uygulanışlarından, dozajlarından bahseder.
Günümüzdeki farmakopenin tam karşılığıdır. Osmanlı tıbbına
hakim olan klasik tababet anlayışında akrabadinler çok
önemliydiler. Bu kitapların tatbiki, günümüzdeki eczacılık
mesleğine karşılık gelir. İslam tıbbında akrabadinlerin
sayıları çoktur. En meşhuru İbn-i Sina’nın anıtsal eseri
‘Kanun’un Akrabadin bölümüdür. Sabuncuoğlu, zamanında
bilinen ve muteber olan bütün akrabadinleri taramış, bu
etütlerinin sonunda Cürcani’nin çok popüler olan Zahire-i
Harzemşahi eserinin son bölümü olan Akrabadin’i seçmiştir.
Aslı 31 kısımdan oluşan kitaba, Sabuncuoğlu, 2 kısım
ekleyerek çeviriyi genişletmiştir.
2 – Cerrahiyetü’l-Haniyye:
Sabuncuoğlu’nun en tanınmış eseridir. Yazar, kitabı
tamamladığında 83’ündeydi. Sabuncuoğlu Endülüslü Müslüman
cerrahlardan Ebu’l-Kasım Zahravi’nin 30 kısımdan oluşan
‘Kitab al Tasrif li-Man Aceze an al-Ta’alif’inin cerrahiye
ait olan son üç bölümünü çevirmiş, buna 3 bölüm daha
ekleyerek eserini ortaya çıkarmıştır. Eser, cerrahi
metotları tıbbi illüstrasyonlarla açıklayan tarzıyla İslam
tıbbına yeni bir açılım ve ifade tarzı kazandırmıştır. Bu
eserin müellif hattı olan Paris nüshası içerdiği 136
ameliyat ve 163 alet resmi ile görsel bir şölen, bir sanat
şahaseri olmasının yanısıra, tababet eğitiminde sağladığı
pedagojik kolaylıklarla çığır açmıştır. Kitabın Türkiye’de
bulunan diğer iki nüshası, Paris Bibliotheque nüsnası kadar
olmasa da, minyatürlerle süslüdür.
3 – Mücerreb-name: Yazarın
eserini 85 yaşında tamamladığı, akabinde de vefat ettiği
düşünülecek olursa, üstadın son anına kadar nasıl ilm için
çabaladığı kolaylıkla anlaşılacaktır. Mücerreb-name,
isminden anlaşılacağı üzere, ‘tecrübi tedavi metotları
kitabı’ manasındadır. Yazar, hastalarında denediği ve
muvaffak olduğu ilaçları, tedavi yollarını, cerrahi
metotları meslektaşları ile paylaşmıştır. Bu mahiyetiyle
Mücerreb-name, hem kendisinden önceki temel tıbbi literatüre
yaptığı göndermelerle bir klasik tıbbi tedavi özeti, hem de
klinik tıbla ilgili en son deneylerin neticelerini paylaşan
muasır bir tabebet klasiğidir. Mücerreb-name’nin deneysel
tıbla ilgili isabetli tespitleri, yazarının, anatomik
çalışmalar için yaptığı çok sayıdaki disseksiyon
sayesindedir. Öte yandan, Mücerreb-name’de deneysel tıb
adına en önemli kısmı tiryaklar üzerine olan bahis
oluşturmaktadır.
Nedir Allah aşkına bu tiryak
denen şey?
Tiryaki Grekçe theria’dan
gelir. Theria vahşi hayvan demektir. Theriakos ‘vahşi
hayvanlara ait’ manasındadır. Theriaka ise vahşi
hayvanların, yılanların, kızgın memeli hayvanların, kuduz
köpeklerin ve hatta insanların ısırması halinde ortaya çıkan
semptomlara gönderme yapar. Bu kabil ısırmalardan sonra
kullanılan ve zehirin etkisini paralize ettiğine inanılan
antidot(panzehir)lara ise genel olarak tiryak denilmektedir.
Tiryaklar başlangıçta birkaç drogun terkibiyle oluşurken,
giderek, bazı çok özel durumlarda, sayıları 80’in üzerine
kadar çıkabilen drogların yanısıra şifa verdiğine inanılan
çeşitli kristaller, kıymetli taşlar, hayvan
kabukları/kemikleri/bağırsakları, sığırların
bağırsaklarından kazınan ‘panzehir taşı’ gibi çok çeşitli
malzemelerin kompoze edilmesiyle yapılmaya başlamışlardır.
Tiryaklar tababetin ve eczacılığın gelişim seyri içinde,
sadece çeşitli nedenlerle oluşan zehirlenme tablolarının
akabinde değil, fakat başta felç, sara ve cüzam olmak üzere,
bağırsak yaraları, karaciğer ve dalak hastalıkları, kalp
çarpıntıları ve nefes darlığı gibi bir çok hastalığın
tedavisinde kullanılmışlardır.
Sabuncuoğlu, özenle ve sabırla
yaptığı çok geniş literatür taraması ile klasik tıbbın
tiryaklar alanındaki bütün malumatını derlemiş; bunları
uygun vak’alarda tatbik ederek sınamış, bazılarını, umduğu
sonuçları alamayınca uygulamadan çekmiş, bazılarının
terkibini değiştirerek tatbike devam etmiştir. Uzun mesleki
hayatının kendisine kazandırdığı tababet formasyonuyla
Sabuncuoğlu, yeni ve etkili tiryakları da terkip etmeyi
başarmıştır. Tiryaklar, gerek muhtevaları ve gerekse de
müessiriyetleri bakımından, döneminin polifarmasi
uygulamalarıdır. Bu bakımdan, tesir sahaları oldukça
geniştir. İşte bu yüzden de tiryaklar, insanlığa 2000 yıla
yakın bir süre zarfınca, hem birçok rahatsızlıkta ve hem de
koruyucu hekimlik uygulamalarında, bizim modern
kavrayışımızın anlamlandırmakta zorlanacağı derecede
başarıyla hizmet etmişlerdir. Çizmeye çalıştığım bu resimden
sonra, tiryaklara ‘her derde deva mucize ilaç’ muamelesi
yapan modernizm öncesi insanın bu bakış açısını anlayışla
karşılamak gerekir.
Sabuncuoğlu’nun kimi
hususiyetleri
Sabuncuoğlu’nun deneysel tıbba
yaklaşımındaki mesleki aşk, cesaret ve coşku çok üst
düzeydeydi. Engerek tarafından ısırılan bir hastasını
kurtarmak için yaptığı tiryakı, aynı yılana kendisini
ısırttıktan sonra kendi üzerinde denemesi tıb tarihine
geçmiş enteresan bir anekdottur. Bu anekdot aynı zamanda
Türk tıb tarihinin, bildiğimiz, kayıtlara geçirilmiş ilk
deneysel toksikolojik çalışmasına nispet eder.
Sabuncuoğlu deneysel tıb
çalışmalarının yanı sıra iyi bir klinisyendir de. O,
hastasını izlemekten asla vazgeçmez, hasta iyi olana kadar
ondan geri bildirim almaya devam ederdi. Hasta takibinde
Sabuncuoğlunun gösterdiği meslek aşkı ve sorumluluğunun
günümüz hekimlerinin de mesailerinin ayrılmaz parçası
olmasını diliyor ve tabibimizin bir başka yüksek ruh
hasletine tekabül eden özelliğine geçiyoruz. Sabuncuoğlu’nun
külliyatı meslek ahlakı, deontoloji bakımından da bizlere
örnek olabilecek hassalarla bezelidir. O, çalışmalarında yer
verdiği eski ya da çağdaşı alimlerin, meslekdaşlarının
görüşlerine olan mesleki ve vicdani borcunu, görüşlerinin
kaynağını çok net bir şekilde belirterek ödemeyi bir tarz
edinmişti. Sabuncuoğlu bu yanıyla, intihal suçlamalarının
ayyuka çıktığı modernizm ve sonrasının akademyasının en
azından bir kısmının, kolaylıkla anlayabilecekleri,
anlasalar bile örnek alabilecekleri bir rol modeli olmaktan
uzak görünmektedir.
|