| |
Tarihçiliği ve hekimliğiyle kendisinden sonraki alimlere yol
göstermiş, model teşkil etmişti. Arapça, Farsça, Fransızca,
İtalyanca ve Latince bilen Şanizade, döneminin en parlak
alimlerindendi.
Yaşamının köşe taşları
Türk
alimi, tabibi, tarihçisi. 1771’de İstanbul’da doğdu, 1826’da
Tire’de vefat etti. Ailesi çok varlıklıydı, ailesinin
Ortaköy’deki yalısında dünyaya geldi. Dedesinin mesleği olan
tarakçılığa nispetle Şanizade lakabıyla anılır. Medine
mollası Elhac Mehmet Sadık Efendi’nin oğludur. Hem
asırlardır bu topraklarda yapılan klasik medrese eğitimini
ve hem de bunlarla yetinmeyerek modern batı tarzı bir
eğitimi alması, formasyonunu tayin etmiştir. Eğitiminin daha
ilk yıllarında pozitif bilimlere, özellikle de tıbba ve
matematiğe karşı büyük ilgi duymaya başladı. Çok yönlü bir
alim, gerçek bir hezarfen olan Mehmet Ataullah Efendi’den
Latince, İtalyanca, Fransızca ve bir miktar da Almanca
dersleri aldı. Şanizade, Osmanlı’nın gerilemesine çare
olarak gördüğü ‘Batılılaşma’ sürecinin prototip aydınıdır.
‘Klasikle, gelenekle olan bağlarını koparmadan, moderne,
yeniye açık olmak ve bu ikisini makul bir tarzda sentezlemek
şeklindeki terkip, Cumhuriyet kurulana değin olan süreçte
Osmanlı’nın reformist bütün Padişah ve devlet adamlarının
izleyecekleri temel formül olagelmiştir. Bu terkipte yaşanan
ilk kırılma, cumhuriyet döneminde vaki olmuştur. Süleymaniye
medresesinde tıp, Halıcıoğlu Mühendishanesi’nde matematik,
astronomi ve astroloji okudu. 1786’da rüus (diploma) alarak
müderris oldu. Bir müddet Ordu Kadısı olan babasının yanında
çeşitli hizmetlerde bulundu. 1816’da Eyüp Kadısı oldu.
Yanısıra, Şanizade’ye Çorlu Medresesi müderrisliği de
verildi. Dönemin vakanüvisti olan Mütercim Ayıntablı Asım
Efendi, sadece 2. Mahmut’un tahta çıkışından (28 Temmuz
1808) itibaren 4 aylık hadiseleri yazıp Padişah’a
sunabilmişti. Asım efendi, takip eden 12 yılın olaylarını
kaydetti. Ancak bu müsveddeleri, üzerinde biraz daha
çalışarak Padişaha sunulabilecek metinler haline
getiremediği için, devlet ricalinde sıkıntılar baş gösterdi.
Payitahtın ve Osmanlı Sülalesi’nin resmi tarihinin
yazılmasının kesintiye uğradığı bu süreç, Mütercim Asım
Efendi’nin vefatıyla noktalandı. 30 Ocak 1819’da
vakanüvisliğe atanan Şanizade’ye, sadrazamın denetiminde
bulunan Evkaf Müfettişliği de verildi. Şanizade tarih
yöntemi üzerine kaleme aldığı bir metni 2. Mahmut’a takdim
etti. Yazacağı tarihte metodoloji hatası olmaması,
tekrarlara düşülmemesi bakımından Sadrazamdan, Asım
Efendi’den kalan 12 yıllık müsveddeleri istedi ve aldı.
Ardından da, 1808 sonlarından 1821 yılına değin olan Osmanlı
tarihini yazdı. Bu arada, 1821’de Mekke mevleviyetine
atandı. Esasen döneminin en kıymetli hekimi olmasına karşın,
Padişah üzerinde büyük tesiri olan devlet adamlarından Halet
Efendi yüzünden, onun desteklediği Hekimbaşı Mustafa Behçet
Efendi engelini aşarak, Hekimbaşılığa gelemedi. Hekimbaşılık
için verdiği mücadele sırasında, bir nevi ‘evdeki bulgur’dan
da oldu: Başta Halet Efendi olmak üzere, muarızlarının
kulisleriyle 28 Eylül 1825’te vakanüvislikten alındı.
Ataullah Efendi, vakanüvisliği sırasında Asım Efendi’den
kalan müsveddeler üzerindeki çalışmalarını ancak
bitirebildiği için kendi dönemine dair vakayinameleri
tamamlayıp Padişah’a sunamamıştı. 1822 – 1825 arasındaki
olaylara dair tuttuğu notlarından oluşan müsveddelerini,
yerine vakanüvis olan Sahaflarşeyhizade Esad Efendi’ye
devretti. Bir iddiaya göre aktif üyesi olduğu Beşiktaş İlim
Cemiyeti, İsmail Ferruh Efendi’nin kurduğu ilk mason
locasının maskelenmesine hizmet eden bir paravan
organizasyondur. Bu husus, başta Halet Efendi olmak üzere,
çekemeyenlerine arayıp da bulamadıkları ‘nihai darbe’yi
vurma imkânını verdi: Muarızlarına göre O, mezhepsizlik ve
Bektaşiliği dinsizlik raddesinde yaşayan bir far-masondu. Bu
temelde yapılan kulisler sonunda mason biraderleriyle
birlikte sürgüne gönderildi. Bu bahis aşağıda detaylı olarak
ele alınacaktır. Şanizade’nin sürgün mahalli, arpalığı olan
İzmir’in Tire kazasıydı(1826). Aynı yıl, aşağıda ayrıntıları
verilen trajik bir hata yüzünden burada öldü.
Döneminin panoraması
İslam’ın
ilm ve sanatta yaptığı büyük atılım döneminin (9-13.yy)
ardından, Batı Rönesans’la ‘ilerleme’ bayrağını devraldı.
14. yüzyılda İtalya`da başlayan Rönesans, 15. ve 16.
yüzyıllarda bütün Avrupa`ya yayıldı. Tıp, gelişmenin en
hızlı seyrettiği sahalardandı. Osmanlı`ya gelince,
atalarımızın 17. asırda başlayan umumi zafiyeti, tababet
alanına da yansıdı. Tıp medreseleri muasır bilgilerden
kopmaya ve gerilemeye başladılar. Bu yüzden de telif
eserlerin önü tıkanmıştı. Tercümeye gelince… Yabancı dil
bilen hekimlerin yok mesabesinde oluşu, matbaanın Osmanlı`ya
geç girişi ve kitap basmanın 1729`da başlamasından dolayı
tıp kitapları tercüme edilemiyordu. Çok az sayıdaki Osmanlı
hekim ve bilim adamlarının kendi çabaları ile dil
öğrenmeleri, yenilikleri takip etmeleri ve kendi tecrübe ve
bilgilerini de katarak kendi kitaplarını yazmaları da telif
ve tercüme sürecinin devamını sağlayamamıştı. Tıp
medreseleri eski parlak dönemlerinden çok uzaktılar. Bir
kısmı ise kapanmıştı. Tıp eğitimi neredeyse çökmüştü.
Osmanlı Mülkünde tıp sahasındaki çağdaş gelişmeleri azınlık
hekimleri ve Avrupa`dan gelen yabancı hekimler dışında bilen
ve uygulayan neredeyse yoktu. Yeterli tabibin olmayışı
sosyal sıkıntılara yol açıyor, ‘mütabbib (tabip olmayan
sahte hekim)’ hekimler serbest hekimlik yaparak, hatta
orduda dahi görev alarak, bir çok insanın ölümüne sebep
oluyorlardı. Bunların önlenmesine yönelik fermanlardan ise
umulan sonuç elde edilemiyordu. Anlayacağınız, 19. yüzyıla
gelindiğinde durum tıp eğitimi açısından berbattı. Başta
İtalyanca ve Fransızca olmak üzere, tıp alanında tercih
edilen yabancı dillerden en az birini bilen az sayıdaki
Osmanlı hekimi, çağı yakalamak için insanüstü bir gayretle
debelenip duruyorlardı. Şanizade Mehmet Ataullah ve Mustafa
Behçet Efendi (1774-1834) bunların en önemlileridir. Behçet
Efendi de saygın bir alim olmasına karşın, birçok uzman
Şanizade’nin ondan daha yetenekli olduğunu, bu yüzden de
sarayın baş hekimliğini aslında Ataullah Efendi’nin hak
etiğini belirtirler. Bu iki önemli alimin etrafında gelişen
olayları, entrikaları doğru anlamlandırmak için, onların
dönemdaşı olan 3. Selim (1761-1808; saltanatı: 1789-1807),
4. Mustafa (1779-1808; saltanatı: 1807-1808) ve 2. Mahmut
(1785-1839; saltanatı: 1808-1839) saltanatlarına kuş bakışı
bakmak kâfidir. Bahse konu çağ, Osmanlının her bakımdan
çözüldüğüne, çürüdüğüne ve çöktüğüne işaret ediyordu. İşte,
bu iki yetenekli alim, tabip, Batı’da telif edilen ‘yeni
tıbbın Osmanlı tıp eğitimine girmesini savundular. Reformist
III. Selim zamanında yeni tıp eğitimi veren, bir Tıphane
açılması düşünülmüştü. Teşrih (anatomi) yasağından dolayı
ulemadan çekinen III. Selim buna cesaret edememiş, öte
yandan, Rumlara tıp fakültesi kurmaları için izin
vermişti(1805). Dönemin hekimbaşısı 21 yaşındaki Behçet
Efendi, uğrunda çok çalıştığı ‘yeni tıp’ eğitimi veren bir
Tıphane kurulması için II. Mahmut’un hekimbaşlığını yaptığı
40’lı yaşlarına kadar mücadele etmek zorunda kalmış, nihayet
1827’de, 43’ünde, bu amacına ulaşabilmiştir. 1826’da cereyan
eden bir hadise hem Osmanlı İmparatorluğu’nun geleceğini
tayin eden faktörlerin en önemlilerindendir; hem de
Şanizade’nin hayatının finalini tayin etmiştir. Bu,
tarihimize ’Vak’a-i Hayriye’ olarak mal olmuş olan Yeniçeri
Ocağı’nın yok edilmesidir. Yeniçerilik sadece askeri bir
olgu değildi. Yeniçerilik, toplumun içine, gerek ekonomik
bağlamda, gerek Bektaşilik üzerinden inanç düzeyinde ve
gerekse de diğer sosyolojik vasatlarda çok derinlere değin
nüfuz etmişti. Bu bakımdan, yeniçerilerin yok edilişlerinin
sosyal etkileri çok önemli, çok ağır ve çok derin olmuştur.
Yeniçeriliğin inanç kodlarının üzerinde yükseldiği
Bektaşiliğe karşı alınan hasmane tutumlar, etkilerini
Alevi-Bektaşi cemaatlerin günümüzdeki yaşantılarına kadar
hissettirmesini bilmiştir. İşte bu bağlamda, tam da
Bektaşilere karşı genel bir yok etme çizgisi izlendiği
sırada, Ataullah Efendi’nin Bektaşilikle, mezhepsizlikle ve
dinsizlikle suçlanması, tabir-i amiyane ile, O’nun ‘ipinin
çekilmesi’ne vesile teşkil etmiş, İstanbul’dan sürülmesine
neden olmuştur.
Şanizade’yi ‘bitiren’ tartışma
“Beşiktaş
Cemiyet-i İlmiyesi”, “Beşiktaş veya Ortaköy İlmî Cemiyeti”,
“Beşiktaş Grubu”, “Beşiktaş Ulemâ Grubu” ve “Cemiyyet-i
İlmiyye” olarak adlandırılan cemiyet, XIX. Yüzyılın ilk
yarısında kurulmuş; daha çok, fen ve edebiyat konularında
faaliyet göstermiştir. İ. Hakkı Uzunçarşılı, ‘ahlâkı
güzelleştirme ve din ile felsefe arasında bir uzlaşma
sağlamayı amaç edinme’leri bakımından bu cemiyeti İhvan-ı
Safa’ya benzetir. Cemiyetin bazı üyeleri Londra’da
büyükelçilik yapmış olan İsmail Ferruh Efendi (ö. 1840),
vakanüvis tabip Şanizâde Atâullah Efendi, Melekpaşazâde
Abdülkadir Bey (ö.1843) Kethüdâzâde Mehmed Ârif Efendi,
Fehim Efendi (ö.1846), Mustafa Şâmil Efendi (ö.1840) ve
Bektaşî Şeyhi Mahmud Baba’dır. Cemiyette fen derslerini
Şanizâde, edebiyat derslerini Ferruh Efendi, felsefe
derslerini Kethüdâzâde Ârif Efendi, matematik derslerini
Tevhid Efendi (ö. 1870) okutmaktaydı. Cemiyet, 1826’da
Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasına paralel olarak Bektaşîlere
karşı yönelik yürütülen büyük operasyon sırasında
‘mezhepsizlik, Bektaşîlik ve dinsizlik’le suçlandı, üyeleri
sürüldü. Cemiyetin maskeli bir Mason Locası, üyelerinin de
gizli masonlar oldukları iddia edilse de, bunu destekleyen
sağlam kanıtlar ortaya konulamamıştır.
Ataullah Efendi’nin önemi
19 asrın
ilk yarısının en önemli hezarfenlerindendi. Tarihçiliği ve
hekimliğiyle kendisinden sonraki alimlere yol göstermiş,
model teşkil etmişti. Arapça, Farsça, Fransızca, İtalyanca
ve Latince bilen Şanizade, döneminin en parlak
alimlerindendi. 3. Selim, 4. Mustafa ve 2. Mahmut
dönemlerinde, çoğunlukla Ortaköy’de İsmail Ferruh Efendi’nin
yalısında toplanan ve bizim Royal Society’miz sayılabilecek
olan Beşiktaş Cemiyet-i İlmisi’nin en aktif üyelerindendi.
Tıp, biyoloji, cebir, geometri, astronomi ve astroloji
Şanizade’nin üstadlık mertebesinde vakıf olduğu alanların
arasındaydı. Başyapıtı olan Tarih-i Şanizade, esasen 5 kitap
olarak tasarlanmışsa da, 4 cilt olarak basılmıştır. Deniz ve
kara coğrafyasına, sahra ve kale tahkimatına, deniz
harplerine dair birçok eseri çevirdi. Özellikle Vesayaname-i
Seferiye, bu alandaki çevirilerinin en önemlisidir. Büyük
Friedrich’in subaylarına yazdığı bu kitap, yeniçerilerin yok
edilmelerinden sonra girilen Osmanlı Ordusu’nun
modernleştirilmesi sürecinde önemli rol oynamıştır.
Çevirileri sırasında ilgili bilimin ıstılahlarını (terim)
Türkçe’ye kazandırmakta çok titiz davrandı. Alim olmanın
olmazsa olmazı olan hezarfenliğinin doğal bir parçası
olarak, sanatçı yönü fevkalade kuvvetli idi. Musıki, resim,
hat, Şanizade’nin olgun eserler verdiği sanat
disiplinlerinin bazılarıydı. Şiirlerinde Ata mahlasını
kullanan Ataullah Efendinin bir nüsha yazma Divançesi,
İstanbul Üniversitesi kütüphanesindedir. Tarih kitaplarından
dolayı döneminin İbni Sina’sı, musiki sahasındaki
faaliyetleri yüzünden zamanının Farabi’si olarak anılmıştır.
Büyük alim Cevdet Paşa ise onu ‘ilk ilmî lügati yazan alim’
olarak tavsif etmiştir. Zarif, nazik, mütevazı kişiliğiyle
Şanizade, kötü niyetli muhterisler dışında herkesin sevdiği
birisiydi. Resim yapmak, tambur çalmak, saat tamir etmek, 6
bilim dalında 18 eser vermek gibi vasıfları, bu satırların
yazarını Şanizade için “hezarfen” deyimini kullanmaya icbar
etmektedir.
Tıp ve
eczacılığa katkıları
Özellikle
tıp alanındaki verimi gerçekten öncü çalışmalardan
oluşuyordu. Şanizade, tıp terimlerini ilk defa Türkçe’ye
çevirmiş, ilk resimli anatomi kitabını basmıştı. Tarihi
kayıtlar bize Şanizade’nin Süleymaniye Tıp Medresesi’nde
dönemin en önemli hekimlerinden Hekimbaşı Numan Naim
Efendi’den ders aldığını, dışarıdan gelen yabancı hekimlerle
sık sık görüşerek mesleki bilgi alışverişinde bulunduğunu,
hem teorik ve hem de pratik tababet uygulamaları içinde
olduğunu aktarmakta.
Özellikle
de tıp terimleri alanında yaptığı çeviriler, çok uzun süre
bu disiplini tayin eden dinamiklerden oldu. Kaynaklar, tıp
terimlerini ilk olarak O’nun tercüme ettiğine işaret
ediyorlar.
Tababetle
ilgili başyapıtı Hamse-i Şanizade’dir. Yaptığı çevirilere
kendi tecrübelerini de ekleyerek yazdığı tercüme-telif
nitelikli bu yapıta, İbn-i Sina’nın anıtsal eseri Kanun’a
hürmeten, Kanun-i Şanizade de demiştir. Basımı üç yıl süren
kitabın, devlet ricaline hediye için olan lüks baskısının
(anatomik resimler renklidir) yanısıra, ‘avam’ için bir de
ucuz edisyonu yapılmıştı. Haleflerine uzun süre rehber kitap
olan eser, üç ana bölümden oluşur:
1-Mir’at-ül-Ebdan
fi Teşrih-il-A’za-il-İnsan: İlk resimli anatomi kitabımız.
Şanizade’nin Eyüp Kadılığı dönemine denk düşer. Bu yapıt,
önsözünde de belirtildiği üzere, döneminin birçok muteber
anatomi atlasından faydalanılarak oluşturulmuş bir derleme
olmasına karşın, yazarın kendi gözlem ve çalışmalarına da
içermektedir. Kitap 56 anatomik çizimi havidir. Çizimlerin
bir kısmı telif olup Erzurumlu Agop’a aittir. Türkçe ve
Latince anatomi terimleriyle bezeli kitap anlaşılır bir
Türkçe ile yazılmıştır. Ostolocya(kemik bilimi) ve
Sarkolocya (kas bilimi) olmak üzere iki kısımdır.
2-Usulü’t-Tabia:
İlk fizyoloji kitabımız. Kitap ‘yemek, çiğnemek, içmek,
sindirmek, üremek, nefes almak, kan dolaşımı, ter, his,
uyku, görme’ fonksiyonlarını ve bunların hastalıklarını
(sebep ve belirtileriyle) içerir. Önsözü ve başlıkları
Arapça, metni anlaşılır bir Türkçe’dir.
3- Miyar-ül-Etibba:
Avusturya İmparatoriçesi Marie Therese’in sertabibi,
Avusturya Tıb Fakültesi Dekanı Baron Anton von Stoerck’in
aslı Almanca olan Pratik Tıbbi Öğrenim yapıtının İtalyanca
çevirisinden çevrilmiştir. Hastalıkların Türkçe karşılıkları
verilmiş, belirtileri ve tedavi şekilleri aktarılmış,
kullanılması gereken 319 drog, kitabın arkasında
listelenmiştir. Buradaki en ilginç husus, terkibinde şarap
bulunan droglara da aynen yer verilmesidir.
Kavanin-i
Cerrahin (Cerrahların Kanunları) kitabında bölüm bölüm
cerrahi rahatsızlıklara yer vermiştir. Önce hastalıkların
türleri, ardından nedenleri, belirtileri, ilaçları ve
nihayet yapılması gereken cerrahi müdahaleleri içeren kitap,
cerrahlar için bir rehber mahiyetindedir.
Mizan-ül
Edviye basit ve bileşik ilaçlar üzerine bilgiler veren
Müfredat-ı Ecza-ı Tıbbiye (İlaçların İlkel Maddeleri) ve
Mürekkebat-ı Ecza-ı Tıbbiye (İlaçların Bileşimleri) isimli
iki yapıttan mürekkeptir. Bu kitaplarda ilk kez yüksük otu (digitali)’nun
fizyolojik etkileri anlatılır. 1801’de Jenner’in çiçek aşısı
üzerine yaptığı çalışmaları üç yıl sonra çevirmiştir.
1811’de Jenner ve Mardini’nin bu çalışmalarını inekler
üzerinde denediklerini öğrendiğinde, bunu Kâğıthane’deki
inek çiftliklerinde başarıyla tekrarlamış ve çiçek aşısı
elde etmiştir. Burada bir aşı merkezi kurmak istemişse de,
ihtiyacı olan desteği bulamamıştır. Sultan Abdülmecit’in
çiçek olmasını müteakip, bu destek kendiliğinden sağlanmış,
İstanbul/Osmanlı bir aşı merkezine kavuşmuş, çiçek aşısı da
zorunlu hale gelmiştir. 1812 yılında İstanbul’da başgösteren
veba salgını sırasında onca gayretine karşın, karantina
uygulamasında başarılı olamamıştır. İstanbul’da ilk modern
karantina 20 yıl sonra uygulanmıştır.
Trajik
son
Muarızlarının iftiralarıyla Tire’ye sürülen Şanizade, bir
yandan yerinin doldurulmasının (dile kolay, tam 7 dil bilen
bir Rönesans insanından bahsediyoruz) ne denli zor olduğunun
net bir biçimde anlaşılmasıyla, beri yandansa başta Padişah
olmak üzere bazı etkili figürlerin alime yapılan isnatların
temelsiz olduğuna kani olmaları yüzünden, kısa zamanda
affedildi. Af fermanını evine getiren görevlinin yaptığı
trajik hata, gerçekten antolojik bir ahmaklık olarak
tarihteki yerini almıştır. Gece geç vakit Şanizade’nin evine
ulaşan görevli, ‘affına’ anlamına gelen ‘ıtlakına’
diyeceğine yanlışlıkla öldürülmesi manasındaki ‘ıtlafına’
deyiverince, karşısındakinin idam fermanını taşıdığını
zanneden Ataullah Efendi’nin yorgun zihni ve bedeni bu
gerilimi kaldıramamış, Şanizade kalp krizinden vefat
etmişti. Habercinin ikinci kez düzelterek yaptığı tebligat
sırasında Şanizade ne yazık ki artık yaşamıyordu. Dehası ve
çalışkanlığı yüzünden muasırlarınca çok kıskanılan ve
sevilmeyen Şanizade, başarılarının bedelini iftiralara
uğramakla, hak ettiği makamlara gelememekle, sürülmekle ve
bütün bunların bünyesinde yol açtığı derin tesirler
yüzünden, daha çok şeyler üretebileceği bir yaş olan 55’inde
terk-i dünya ederek ödemiştir. Onun erken ölümünün yol
açtığı süreç, bugün hâlâ yaşadığımız kimi sıkıntıların da
temelini oluşturur.
‘İslam
terakkiye mani midir?’
Bu soruyu
asırlardır sorar dururuz. Şanizade’nin yaşadığı 18. asrın
son ve 19. asrın ilk çeyrekleri, Osmanlı’nın yaşadığı derin
çöküş yüzünden bu sorunun sık sık gündem edildiği
dönemlerdi. Hedef Sağlık’ın 26. sayısında yazdığım Gazali
biyografisinde bu hususa değinmiş ve kendimce yanıtlamıştım.
Hayır, İslam gelişmeye, ilme, akla mani değildir. İslam
Alemi’nin yaşadığı olumsuzluklar, ‘sultanların, iyi niyetle
dahi olsa, düşünce, hikmet, felsefe ve bilim üzerinde
kurmaya çalıştıkları kontrol mekanizmaları ile onların
etraflarını kuşatan çapsız, derinliksiz ‘düzmece/sahte
alimler’in sebep oldukları fikri kuraklık, felsefi çoraklık
idi. Fatih’in İstanbul’u fethini müteakip yürürlüğe koyduğu,
payitahtı cazibe merkezi kılma projesi, yarım/akim kaldı. Bu
projenin merkezi figürü olan Ali Kuşçu’nun misyonunu
tamamlayamadan 1474’de terk-i dünya eylemesi, bunda rol
oynadı. Gerçi, Kuşçu daha uzun süreler yaşasa ve Fatih’in
projesi realize olsa dahi, 8.-11 . asırlar arasında Arap
kıtasında ve 9.–14. asırlar arasında Endülüs’te yaşanan
fikri canlılığı aşmanın, hatta tekrarlamanın dahi çok zor
olduğunu öngörmek mümkündür. Zira, ne kadar iyi niyetli ve
ne denli bilge olursa olsun, sultanın
patronajında/kontrolünde özgür ve özgün felsefe ve ilim
yapmak, neredeyse imkânsızdır. Fatih’ten sonra gelen
sultanların çaplarını, kapasitelerini göz önünde
bulundurursanız; buna bir de Kuşçu’dan sonraki dönemlerde
ulemayı ‘temsil eden’ Cinci Hoca, Hatipzade, Halet Efendi
gibi ‘sözde/sahte alimler’in yıkıcı tesirlerini eklerseniz,
İslami Düşünce, felsefe ve ilimin, özellikle Sünni
toplumlarda gerilemesin nedenleri kolaylıkla anlaşılır.
Eserleri
Hamse-i
Şanizade (3 kitaptan oluşur: Mirat-ül-Ebdan fi Teşrih-il-A’za-il-İnsan,
İstanbul, 1819 + Usulü’t-Tabia + Miyar-ül-Etibba
(Doktorların Ölçüsü, İstanbul, 1819), Tarih-i Şanizade
(esasen 5 kitaptan oluşması tasarlanmışken 4 cilt olarak
basılmıştır, İstanbul, 1867 – 1875, birçok basımları
mevcuttur, 1808 – 1821 arasındaki olayları kapsar); Kavanin-ül-Asakir-il-Cihadiye
(Savaş Askerlerinin Kanunları, İstanbul, 1819); Tanzim-i
Piyadegan ve Süvariyan (Piyade ve Süvarilerin Düzenlenmesi);
Kavanin-i Cerrahin (Cerrahların Kanunları, Mısır, Bulak,
1828); Istılahat-ı-Etibba (Doktorların Terimleri);
Müfredat-ı Ecza-ı Tıbbiye (İlaçların İlkel Maddeleri);
Mürekkebat-ı Ecza-ı Tıbbiye (İlaçların Bileşimleri); Usul-i
Hisap (Matematik); Usul-i Hendese (Geometri); Ta’rifat-ı
Sevahil-i Derya (Deniz Kıyılarının Anlatımı); Kavanin-i
Asakir-i Cihadiye (Savaş Askerlerinin Kanunları, İstanbul,
1815) ; Usulü’t-Tabia, Vesayaname-i Seferiye (ölümünden
sonra, 1832)
Not:
Ben aslında ‘ilm’in öncülerini yazıyorum. Benim nokta-ı
nazarımdan, bilim ve ilm birbirlerinin yerine
kullanılabilecek, birbirilerinin ikamesi olan kavramlar
değildir. Bilim ve ilm farklı manalara nispet ederler ve bu
fark da dereceye değil, mahiyete dairdir. Bilim modern
zamanların kavramıdır ve modern dünyada maddi karşılığını
bulur. Bilim adamı (= bilimci?), sınırlı bir alana dair
uzman olan teknisyendir, en fazla zanaatkârdır. O, çocuk ya
da kardiyoloji doktorudur, makro ya da mikro ekonomisttir,
yol ya da baraj mühendisidir, peyzaj ya da iç mimarıdır,
futbol ya da atletizm yorumcusudur, muslukçu ya da
elektrikçidir ilaahir… Bu bakımdan, bilim adamı/insanı
sadece alanının bilgisine vakıftır. Öte yandan, uzmanı
olduğu alanın, sahibi olduğu ‘malumat’ın diğer alanların
bilgisiyle, malumatıyla irtibatlarını kuramaz. Zira, diğer
alanlara dair bilgisi ya yoktur ya da çok sınırlıdır.
Descartes’çı ‘kartezyen düşünce’ ile kendisine felsefi bir
varlık zemini bulan bilim adamının ilm adamına pratik sahada
tam manasıyla galebe çalması 1. Dünya Savaşı sonrasına denk
düşer. Bilim adamı bilgindir. İlm adamı (bilici?) ise
döneminin mevcut bütün bilgisine, kapasitesi nispetinde
vakıf kişidir, bilgin değil, alimdir. Alim, sanatkârdır.
Alim, modernizm öncesi dönemin hakim paradigması olan klasik
anlayıştaki eğitimine üstatlarından, mürşitlerinden aldığı
mantık dersiyle başlar. Bunu retorik, gramer, matematik,
müzik, fizik ile ilgili tedrisat izler. Fizik dediğimde
bundan doğal bilimlerinin (fizik, kimya, tababet, astronomi
vb.) tamamının anlaşılmasını murad ederim. Alimin eğitim
süreci metafizik alemle tanışmasıyla mahiyet değiştirir,
taçlanır. Metafizik tedris eden alim/alim adayı, artık
döneminin maddi ve manevi bütün malumatına vakıftır. Bu
durumda malumat artık kelimenin hakiki manasıyla ‘bilgi’
seviyesine ‘terfi etmiş’tir. Alim, sadece asrın bütün
bilgisini, bütün muasır malumatı kucaklamakla kalmaz, o,
aynı zamanda mürşitlerinden elde ettiği bakış açılarıyla,
ölene değin ‘talebe’ kalacağının da şuuruyla davranır. O,
daimi suretle ‘Hakikat’ı taleb eder. O, ‘Hakikat’
talebesidir, ‘ferd-i hakir-i fakir-i taliban-ı Hakikat’tır.
Öğretirken öğrenir, öğrenirken öğretir. Bilgini bekleyen en
önemli handikap bilgiçliğe düşmek, malumatfuruş olmakken;
Alim ise, bu bahiste ancak bir kısmına işaret edebildiğim
keyfiyet yüzünden, asla bilgiç/malumatfuruş olamaz.
Olabilecek ‘Adam’a da zaten ‘Alim’ denmez. Demek ki, ‘Bilen
İnsan’ın bilgiçliğe tevessül etme potansiyeline haiz olanına
bilgin, asla bilgiçlik taslayamayacak tıynette olanına ise
alim diyoruz. Bilgin konjonktürün, çağının insanıdır, tek
boyutludur, madde ve insan merkezlidir; Alim zamanla ve
mekanla kayıtlı değildir, çok boyutludur, mana ve insanötesi
merkezlidir. Bilgin tek fenlidir, dünya odaklıdır; Alim
hezarfen (bin fenli)dir, Rönesans adamıdır, Alem
merkezlidir. Bilgin (genellikle) soru sormaz, cevap
yetiştirir; hiçbir şeye şaşmaz/şaşamaz, o katı bir
erişkindir. Alim ise çocuk gibidir; daima hayret ve
hayranlık makamındadır. Dedim ya, ben burada aslında ilmin
tarihine dair debeleniyorum, bilimin değil. Benim işim
Alim’le; her an bilgiçliğin, çok bilmişliğin,
malumatfuruşluğun sığ sularına yuvarlanıverecek olan
bilginle değil.
|