| |
“Sağlıkta tasarruf olmaz. Önlemler alınır, bu önlemler
tasarruf açısından değil, işi akılcılığa getirme
açısındandır. Sağlık hizmeti teknolojik gelişmeler, yeni
ilaçlar ve tedavi yöntemleri dolayısıyla sürekli fiyatı
artan bir hizmettir. O yüzden sürekli sağlık hizmetinin
girdi kısımlarının Sosyal Güvenlik Kurumları’nda artırılması
gerekir. Hizmete ulaşım artarsa, hizmetin tüketimi artar,
tüketim artınca da onu sürekli hale getirebilmek için,
gelirleri artırmak gerekir.”
Artık, milletvekili olarak ‘masanın öteki tarafında’
olacaksınız. Meslekle ilgili bir çok yasanın parlamentoda
beklediği bir dönemde, eczacılık mesleğinin temel
sorunlarına ilişkin yaklaşımınız ne olacak?
Bir
mesleğin birlik başkanı olmaktan, milletvekilliğine geçmek
onur verici bir durumdur. Şüpheniz meslektaşlarımızın, benim
bu konuma gelmemde büyük katkıları oldu. Eczacılık
mesleğinin sorunlarının başında, Türkiye’de çok sayıda
eczanenin bulunması gelmektedir. Türkiye’de 23.000 eczane
bulunmaktadır. Bu eczaneler, ülke çapında dengesiz bir
dağılım sergilemektedir. Bu eşitsiz dağılım, eczaneler
arasında cironun adaletsiz dağılımını beraberinde getiriyor.
Türkiye, eczane açısından baktığımızda, Avrupa’nın en fazla
eczanesine sahip olan ülke konumundadır. Fransa’nın 22.600
eczanesi var, 21.000 civarında da Almanya’nın eczanesi
bulunmaktadır. Almanya 80 milyonluk bir nüfusa sahiptir.
Fransa, nüfusa göre dağılım konusunda eczane açılmasına
karşı bir sınır getirdi. Türkiye’de yılda 800 eczane
açılmaktadır, eczane açılmaları böyle devam ederse kısa bir
süre sonra mevcut eczanelerin %25’i ciddi ölçüde işsizlikle
karşı karşıya kalacaktır. Yeni açan eczacının da, eskiden
var olan eczacının da yaşayabilmesi için bu sayıya, nüfus
dağılımına, aradaki mesafeye göre, dondurulma değil ama
esnek bir sınırlama getirilmesi gerekiyor. Eczaneler nüfusun
kalabalık olduğu büyük şehirlere dağılmış durumdadır. Bu
esnek sınırlama, büyük şehirlerde konumlanmış eczanelerin
ülke çapında yayılmasını sağlayacak.
Ayrıca, eczaneler arası ciro dağılımındaki eşitsizlik, genel
sağlık sisteminde alınan önlemlerle dengelenecek gibi
görünüyor. Bunlardan en önemlisi Aile Hekimliği. Bu sistem
tam anlamıyla uygulamaya girdiği andan itibaren, eczaneler
arasındaki ciro dengesizliği ortadan kalkacak gibi
gözüküyor. Şöyle ki, Aile Hekimliği ile görevlendirilecek
hekimler belli bir homojen yapı içinde ülke içinde
yayılacağından ve sevk zincirindeki sağlık problemlerinin
%70’i burada çözülebileceğinden, eczaneler de bu homojen
yapıya göre dağılıma gidecek ve ciro dengesizliği ortadan
kalkacaktır. Bu durumda ikinci basamaktaki hastanelerin
çevresindeki eczanelerin sayılarının azalması söz konusu
olabilir.
Siz
bu dengesizliği genel sistem üzerindeki aksaklıkları
gidererek düzelteceksiniz mi demek oluyor?
Eczaneler arasındaki ciro dengesizliğini, yatan hasta
reçetelerini, kan ürün reçetelerini dağıtarak
dengeleyemezsiniz. Biz o dağılımları etik bozuklukları
ortadan kaldırmak için yaptık. Ciro dengesizliğini sağlık
sistemindeki bir takım değişiklikler düzeltecek. Aile
Hekimliği bunlardan bir tanesi. Şu anda aile hekimleri
sağlık ocaklarında hizmet görüyor, yakın zamanda kendi
bölgelerinde hastalarına en yakın ve etkili yerlerde hizmet
verebilecek yerlerde konumlanarak bu hizmetlerini
sürdürecekler. Bu sistem iyice oturduktan sonra, örneğin beş
yıl sonra, Aile Eczacılığı sisteminden bahsedilebilir.
Türkiye’nin çok önemli bir döneminde parlamentoya girdiniz.
Alanınızla ilgili de çok önemli yasaların çıkacağı bir
dönemdeyiz. Eczacılık Kanunu, Türkiye İlaç Kurumu Kanunu, 1
Ocak 2008’de yürürlüğe girecek Sosyal Güvenlik Yasası… Açık
ki sizin çok önemli bir rolünüz olacak…
Sosyal
Güvenlik Yasası’nın bazı maddelerinin Anayasa Mahkemesi
tarafından iptal edilmesiyle ortaya çıkan durumun çözülmesi
gerekiyor. Bunun için de, sivil toplum kuruluşlarının ve
konuyla ilgili tüm kuruluşların parlamento çatısı altında
birlikte çalışması gerekiyor. Memurlar için özel bir yasa
yapılmasına yönelik olarak var olan Anayasa’nın 128.
maddesindeki sorunun çözülmesi gerekiyor. Tarafların
uzlaşmacı tutumlarıyla çözülebileceği kanaatini taşıyorum.
Bu, bize şunu sağlayacak: Emeklilik tek elden yürütülecek,
sağlık hizmetlerinin satın alınması da tek elden
yönetilecek. Bu, önemli bir yasa değişikliği. Sosyal
Güvenlik Kurumları tek çatı altına gelecek; Emekli Sandığı,
SSK ve Bağkur. Sağlık hizmetlerinin alınması konusunda
standartlar konulacak. SGK’ya tâbi olan kişiler, aynı
standartlarda hizmet alacak. Bunun bir kısmı Sağlık
Bakanlığı’na bağlı olarak, bir kısmı da özel hastane ve
sağlık kuruluşlarından temin edilme yöntemiyle
gerçekleştirilecek. Sağlık Bakanlığı’nın, hastanelerin
yenilenmesi için bütçe ayırması ve kaynak bulması gerekiyor
tabii.
İlaç kurumu ve tıbbi cihazların temin edilmesiyle ilgili
kanun hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bu
yasanın biraz daha tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Bu
taslakta katılımcılığın eksik olduğu gerçek. Bu yasadaki
yanlışlıkları düzeltmek için TEB’de çaba harcadık, ama
olmadı. Bu taslağın hazırlanması döneminde ilgili tüm kurum
ve kuruluşların temsilcilerinin bulunması gerekiyordu. O
zaman daha çok katılımcılık sağlanmış olur, bir tartışma
ortamında sorunlar çözülmüş olur. Bu anlamda bu taslağın
gözden geçirilmeye ihtiyacı var. Bu taslakta, kurum
başkanının altı yıllık okul bitirmiş olması gibi bir
zorunluluk var. Bu durum sanki birilerini tarif ediyor gibi.
Böyle şeyler yasalara uygun değil. İnsanlar dört yıllık okul
bitirirler, sonra doktora ve master yaparlar. Daha şeffaf
bir yönetim tarzını ortaya koyacak düzenlemelerin
yapılmasında yarar var, diye düşünüyorum. AB’ye uyum
çerçevesinde bakarak yeniden bir değerlendirmeye tâbi
tutulması gerekiyor. Kurumların isimleri AB’de var, biz
onları ülkemize adapte ederken, çok kendimize özgü adapte
ediyoruz. O zaman özünü kaçırmış oluyoruz. Yeniden, kurum ve
kuruluşlarla konuşup tartışmaya ihtiyacımız var, diye
düşünüyorum.
Eczacılık Kanunu’yla ilgili pek bir problemimiz yok. Bir iki
ufak ayrıntı var, o noktada kendimizi çok fazla
anlatamadığımızı düşünüyorum. Biz, yönetme biçiminin
değişmesini istiyoruz, ancak bürokrasi bunun değişmesini pek
istemiyor. Bunun bir ölçüde konuşulup değiştirilmesi
gerekiyor. Biz diyoruz ki, eczane açılışlarında, ruhsatı
eczacı odaları versin, valilik yahut da Sağlık Bakanlığı
onaylasın. Yani artık yetkiyi, sivil kuruluşlarla paylaşmak
gerekiyor. Biz de devlete bu noktada diyoruz ki, siz eczane
açılımıyla uğraşmayın, bunun için, istihdam, para, zaman
kaybetmeyin, bırakın bunları eczacı odaları yapsın, siz
sadece onaylayın. Bunu tüme yayabiliriz, avukatlar,
doktorlar vs. için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Eczacılık
Kanunu’nda, esnek sınırlama ile ilgili bir maddemiz daha
var, bu iki maddeyi çözünce herhangi bir sorunumuz
kalmayacak diye düşünüyorum ve çözeceğiz.
Kimi
eczacılar arasında eczane sahipliğinin değiştirileceğine
dair çok da haksız olmayan endişeler var. Özellikle de Aziz
Akgül’ün teklifinden sonra. Bu konuyla ilgili neler
söyleyeceksiniz?
Bu
endişe haklı değil. Böyle bir şey düşünülmüyor ve
öngörülmüyor. Dolayısıyla öngörülmeyen bir şeyin üzerinden
komplo teorileri üreterek, spekülasyon yapmak, gelişmeyi
önler. Dolayısıyla böyle bir şey yok. Bunu körükleyen şeyler
olmuyor mu? Zaman zaman düşüncesiz davranan insanlar oluyor.
Bu insanlara da, ilgili yerlere de durumu anlatarak sorun
çözülebilir.
Böyle bir tehlike görmüyorsunuz?
Hayır
görmüyorum.
Eczacı çevrelerindeki son günlerin güncel tartışması da
bildiğiniz gibi günübirlik tedavi ve yatan hasta reçeteleri.
Bu konudaki görüşlerinizi alabilir miyiz?
Eczacılar bu konuda haklılar. Biz Türkiye’de bu tip
kavramları bozuyoruz. Dünyada bunların tanımı belli; ayakta
tedavi ve yatarak tedavi. Eğer siz günübirlik tedavi diye
bir şey ortaya çıkartırsanız, bu sorun olur. Günübirlik
tedavi yatarak da olur, ayakta da olur. Bu kavramı da
kimseyle konuşmuyorsunuz, tartışmıyorsunuz. Ben yaptım oldu
tavrı, tabii ki sıkıntılara neden oluyor. Türkiye’de
uygulanabilir mi, uygulanırsa ne yararı olur, onu
tartışacaksınız. Bu tartışılıp konuşulmadan bir kavram
çıkartılıyor ortaya ve kişi ayakta tedavi oluyor; ama sanki
yatarak tedavi oluyor gibi hizmet alsın istiyorsunuz. Bu,
doğru bir yaklaşım değil. Bunun kalkması gerekiyor.
Biliyorum, BUT ve SUT’ta bir madde olarak konuldu ama
tedavide böyle bir sistem yoktur. Bu, evrensel kurallar
çerçevesinde çözülmeli. Ayrıca bunun Türkiye’nin her
tarafında uygulanması olanaklı değil. Bu ancak ihtisas ve
üniversite hastanelerine özgü bir durum olarak görülüyor.
Yoksa elli yataklı bir hastanede günübirlik tedavi yapacağım
denmesi, uygulama olarak olanaklı değil. Ama böyle bir şey
ortaya çıkarılıyor ve ortaya çıkarılınca da eczane topluluğu
ajite ediliyor. Eğer çözülemezse hukuki yollara başvurup, bu
rahatsızlık ortadan kaldırılabilir.
Bir
yanda devletin tasarruf ihtiyacı, diğer tarafta da eczane
işletmelerinin durumu…
Sağlıkta tasarruf olmaz. Önlemler alınır, bu önlemler
tasarruf açısından değil, işi akılcılığa getirme
açısındandır. Tüm dünyada bütçeler kısıtlıdır ama sağlık
hizmeti bütçelere sıkıştırılacak bir hizmet değildir. Sağlık
hizmeti, teknolojik gelişmeler, yeni ilaçlar ve tedavi
yöntemlerinden dolayı, sürekli fiyatı artan bir hizmettir. O
yüzden sürekli sağlık hizmetinin girdi kısımlarının Sosyal
Güvenlik Kurumları’nda artırılması gerekir. Ben girdiyi
sabit tutayım, sağlık hizmetini de vereyim, diyemezsiniz.
Sağlık hizmetindeki kaliteyi, bu girdiyi artırarak
gerçekleştirebilirsiniz. Onun için sağlık hizmetinin gelir
kısmını artırmak gerekmektedir. Hizmete ulaşım artarsa,
hizmetin tüketimi artar, tüketim artınca da onu sürekli hale
getirebilmek için, gelirleri artırmak gerekir.
İlaç
hizmetleri en kolay standartize edilebilecek hizmetlerdir,
ama tedavi kısmı öyle kolay standartize edilemez. İlaç
hizmetini verirken, kamu sigorta kurumlarının alacağı 13-14
tane önlem vardır. Ama sağlık hizmetlerini verirken
alabileceğiniz önlem sayısı çok sınırlıdır. İlaç dışındaki
bölüm hastane, bulunduğu il, hekim gibi farklı parametreler
tarafından değişeceğinden, standartize etmek zordur.
Aile hekimliği bunu standart hale getirmekte yardımcı olacak
mıdır?
Şüphesiz yardımcı olacaktır. Aile hekimliği konusunda 11
ildeyiz şu anda, ama daha bu sürecin oturması için zamanın
geçmesi gerekiyor. Sevk zincirinin oluşması kısmına henüz
gelemedik, geldiğimiz zaman aile hekimliği Türkiye’de
oturmuş olacak. Burada bazı itirazlar var tabii, ama bu
itirazları yapanlarla konuşarak sorunlar çözülebilir.
Toplumu yönetirken etkileşim halinde olmak gerekir.
‘OTC kanunu’ hazırlıkları olduğu söyleniyor, bu konuda neler
söyleyeceksiniz?
AB’ye
uyumda, belli direktifler var. İlaçlarınızın
gruplandırılması isteniyor; beşeri, veteriner vs gibi.
İnsanların kullandığı ilaçları da gruplandıracaksınız diyor.
Reçeteli olanlar, reçetesizler gibi. Buraya kadar her şey
yolunda. Buradaki sorun şu, Geri Ödeme Komisyonu belli
ilaçları satın almayacağını söylüyor. Üretici de, bunları
ödemediğine göre, ya geri çekecek, ya da piyasaya verecek.
Piyasaya verince ne olacak? Reçetesiz ilaç olduğuna göre, bu
ilaçların bir şekilde reklamını yapmak istiyor. Satışını bu
anlamda artırmayı planlıyor. Aslında ben ilacın reklamının
doğru olmadığını düşünüyorum. Avrupa normlarına uyacaksak,
ilacın reklamı yapıldığı takdirde, geri ödeme listesine
alınmaz. Geri ödeme listesinden çıkan ilaçların Türkiye’de
satılma şansı çok az. Böyle bakınca OTC’nin AB uyum
koşullarında gündeme gelebileceğini düşünüyorum. Ama bence
OTC ilaçları Türkiye pazarında çok fazla pay bulamayacaktır,
gibime geliyor. Bunun, kamu sigorta kurumlarına pek fazla
katkısı olacağını sanmıyorum. Zira bunlar ucuz ilaçlar.
Bunlar listeden çıkınca, yerlerine pahalı ilaçlar ikame
olarak girecektir ve sosyal güvenlik kurumları daha fazla
para harcayacaktır. Bunların çok önemli göstergeleri var.
Çok satılan bir vitamin payının, yıllar önce katılım payının
%50’ye çıkmasıyla, satışının beştebire düştüğünü biliyorum.
Onun için, bunun üreticilere bir faydası olmayacaktır.
Aslında ilacın reklamının yapılması hastalar için değil,
sağlıklı insanlar içindir. Biz reklamla yeni hastalar
yaratacakmışız gibi bir yaklaşım geliyor, hasta olmayan
insanlara ilaç tükettirecekmişiz gibi bir durum söz konusu.
Bu durum, ilaçla örtüşmüyor. Dünyada piyasa ekonomisinde bu
işler körükleniyor. Bunlardan kendimizi ne kadar uzak
tutarsak, o kadar sağlık açısından avantajlıyız diye
düşünüyorum.
Bu
tür ilaçların satışının eczanenin dışına çıkmasını
engelleyebilecek miyiz?
Eczanenin dışına çıkma ihtimali yok, dünyada çok sayıda
ülkede eczane dışında değil. Türkiye’de de böyle bir ihtimal
söz konusu değil. Bunu niye yapsınlar diye düşündüğümde de,
bunu yapmak kimseye bir fayda sağlamaz aslında. Zaten
satmayacak; kendisine de bir faydası olmayacak. Bir de
ilacın eczane dışında satılması, doğru bir yaklaşım değil.
23.000 eczanenin olduğu bir ülkede, eczane dışında ilaç
sattırmak çok yanlış olur.
Eczacılık eğitimiyle ilgili devam edebilir miyiz? Çok sayıda
eczacı, 12 fakülteden mezun oluyor, bu konudaki fikirleriniz
nedir?
Yılda
900 eczacı mezun oluyor. Bizim eczacılık eğitimimiz maalesef
şu anda bugünkü istihdama uygun olarak yapılmıyor. Eczacılık
eğitimimiz daha çok üretim ve araştırmaya yönelik olarak
dizayn edilmiş durumda. Bugünkü istihdam ise aksine serbest
eczacılık alanında. Böyle baktığınızda eğitimin daha çok
hasta merkezli bir alana çevrilmesi gerekiyor. O zaman çok
sayıda serbest eczacı, bu eğitimden yararlanacak ve ülke
insanımıza daha nitelikli bir eczacılık hizmeti verme imkânı
sağlanacak. Tersten bakınca, eğitim, araştırmaya yönelik
olduğuna göre, araştırma Türkiye’de neredeyse yok gibi.
Üretimde çalışan toplam eczacı sayısı da 580. Bir çoğu ürün
müdürü gibi görev yapıyor. Bu durum, eğitimimizdeki tersliği
gösteriyor. Üretim düzeyinde ise master-doktora düzeyinde
eğitim verilmeli, çünkü o alanda eğitim çok az.
Eczacılık fakültelerinin sayısının sınırlandırılması,
bazılarının araştırma fakültesine dönüştürülmesi konusunda
ne düşünüyorsunuz?
Bence
olmalı. 12 fakülte var ve bunların dördü yeterlidir.
İrlanda’ya bakın. 90 milyar Dolar’lık ilaç ihraç ediyor. İç
tüketimleri 4 milyar Dolar. 4 milyon nüfusu var. İrlanda’ya
dünya yatırım yaptı tabii. Orada araştırma merkezleri
kurdular, üretim merkezleri kurdular. Türkiye’nin çok ciddi
yatırımlara ihtiyacı var, özellikle AR-GE konusunda. AR-GE’ye
bütçeden pay ayırmalı, ayrıca araştırmacı sayısını artırmak
gerekiyor. Bunu dünya ile kıyaslarsak, dünyanın
üçtebirindeyiz şu anda. GSMH’nın bindebiri pay
ayırabiliyoruz AR-GE’ye. Dünya %2 pay ayırıyor. Özel
teşebbüsün AR-GE’ye ayırdığı pay, %70 civarında. Türkiye’de
ilaç alanında yatırımlar AR-GE’ye yapılabilir. Henüz o
yatırımlar ülkemizde olmadığı için, eczacılık fakültesi
mezunları serbest eczacı olarak çalışıyorlar. Türkiye’nin
doğal kaynaklarını kullanmak mümkün. Bitkisel kaynaklarını
kullanmak mümkün, dünyaya ekstreler, droglar, tentürler
ihraç etmek mümkün.. Biliyoruz ki Türk insanı çalışkandır,
ama bunu üretime çevirerek dünyaya ihraç etmeliyiz, diye
düşünüyorum.
Eczacılık, ülkemizde önemli bir meslek alanı. Yanyana gelip
güçlerini birleştirerek çok şey yapabilirler. Geçmişte de
bunun örnekleri mevcut. Üretim yapabilirler; drog üretimi
yapabilirler, tentürler üretebilirler, araştırma merkezleri
kurabilirler, üretim tesisleri kurabilirler. Sağlık alanında
eczacılar yanyana gelip, evde bakım hizmetlerini
geliştirebilirler. Biyokimya laboratuvarları kurabilirler.
Bunların hepsi risk içerir, ama risk almadan da hiçbir işin
yapılması mümkün değildir.
Eklemek istedikleriniz ve eczacılara yönelik mesajlarınız
neler?
Eczacıların değişen dünya koşullarında bilgilerini
yenilemelerini istiyorum. Her gün hastayla karşı karşıyalar
ve değişen hasta profiline göre de bunları yenilemeliler.
Hasta-eczacı ilişkilerini sürekli geliştirmeleri gerektiğini
düşünmekteyim. Hastaya ne kadar yakın olursanız, tedavi etme
olasılığınız artar. Hastayı, tedavi etmek yetmez, ona,
hastalıkla yaşamanın yöntemlerini öğretmek lazım. Kendisini
tedavi edebilecek sistemi öğretmek lazım. Sağlık mesleği
bunu gerektiriyor. Sempozyum ve kongrelere katılmalarını
öneriyorum. Derneklerde, siyasi partilerde, sivil toplum
kuruluşlarına katılmalarını, buralarda yer almalarını
öneriyorum. Çocuklarının eğitimleriyle kendilerinin bilfiil
uğraşmaları gerektiğini düşünüyorum. Çünkü insanlar giderek
soyutlanıyor bu tip ilgiden. Bu, doğru bir yaklaşım değil.
Eczacıların ülke sağlığına önemli bir katkı sağladığını
düşünüyorum. Eczacılık mesleği çok önemli bir meslektir.
Milletin vekili olarak mesajlarınız nelerdir?
Demokrasinin tüm kurum ve kuruluşlar tarafından oturtulması
gerekiyor. Gerçek anlamda demokrasinin oturması da 12 Eylül
neticesinde oluşturulmuş özürlü anayasanın değiştirilerek,
sivil bir anayasanın oluşturulmasıyla olur. Bunun için de,
çok fazla aceleci olmadan, toplum kesimlerinin büyük bir
kısmıyla konuşulup tartışarak, başta parlamentodaki
partilerle konuşarak, sivil bir anayasayı çıkartmak gerekir.
Net, uzun olmayan, anlaşılır bir anayasa çıkartmakta fayda
var. Bu bir “birlikte yaşama sözleşmesi”dir. Devletin
yurttaşlarına karşı sorumluluklarını gösteren bir belge.
Türkiye’de çok sayıda sorun var. Türkiye’nin milli geliri
5500 dolar. Türkiye’nin kalkınmasının bu hızla devam etmesi
için çaba harcamak lazım, yani %7.2’lik kalkınma hızının
devam etmesini sağlamak gereklidir. AB’ye katılmak için
usanmadan çaba sarf etmeliyiz. Sağlık hizmetlerinde yapılan
düzeltmelerin devam etmesi gerekiyor; aile hekimliğinin
Türkiye çapında yaygınlaştırılması gerekiyor. Çok sayıda
hastalığın aşılarla yok edilmesi; sıtma, tüberküloz, boğmaca
gibi rahatsızlıkların ortadan kaldırılması gerekiyor. Anne
ve çocuk ölüm oranlarını düşürmemiz gerekiyor. Yeni tedavi
için, yeni hastanelere ve hastanelerin yenilenmesine
ihtiyacımız var. Yapılan yatırımlara bakınca beş-altı yıl
sonra 20.000 hekim istihdamının ortaya çıkacağı görülüyor.
Bu durumda hekim üretimine yani tıp fakültelerine
ihtiyacımız var. Bunlar için Anadolu’da değil de,
İstanbul’da hazırlanmış hastaneler ve üniversiteler
kullanılabilir. Tüm bunların yanında hukuk alanında önemli
değişikliklere ihtiyacımız var. Hak ve özgürlükler alanında
önemli değişikliklere ihtiyacımız var. Bunlara bakınca çok
çalışmamız gerektiği ortada. Bu çok çalışma içinde de
toplumun tüm kesimlerinin katılımcı olarak yer aldığı bir
yapıyı oluşturarak devam etmemiz gerekiyor.
|