Kırk yılın eczacısı

Eczacı Gürbüz Abla:

“Herşey Para Değil…”

 

“Bu zevki almasam 47 sene çalışamazdım. Dünyaya bir daha gelsem, yine eczacı olurdum. İnsanları çok seviyorum, mesleğimi çok seviyorum.”

Kısaca sizi tanıyabilir miyiz?

Ben Bulgaristan doğumluyum. Ailem göçmen olarak Kırklareli’ye gelip yerleşmiş. 1936’da doğdum. Dedemin daha önce Türkiye’den aldığı bir ev varmış. Yerleşmek üzere buraya geleceklermiş. Sonra hudut kapanmış, kalmış. Babamın gelişi 1940’ta. Dedem 1934’lerde gelmiş, o evi almış. Ailesini almak için Bulgaristan’a dönmüş, orada kalmış.

O yılları hatırlıyor musunuz?

Hayır, ben sadece 2. Dünya Savaşı zamanlarını hatırlıyorum. Ekmeğin olmadığı dönemlerdi, vesikayla ekmek veriliyordu. Benim küçük bir sandalyem vardı, o sandalye ile dolaba çıkıp “ekmek kırıntısı yok mu?” diye soruyordum. Onları hatırlıyorum.

Karartma vardı. Bir ışıldak sürekli geziniyordu. 2. Dünya Savaşı devam ediyordu. O ara sınırlardaki şehirleri boşalttılar. Babam bizi aldı, Bursa’ya gittik. Altı ay orada kaldık. Sonra tekrar Kırklareli’ye döndük. İlkokulu Kırklareli’de okudum. Tahsil hayatımda hep böyle uzatmalar oldu. İlkokula başladığım zaman 8 yaş sınırı geldi. Daha önce 7 yaşında ilkokula alıyorlardı.

İlkokulu bitirdim, ortaokulu Kırklareli’de okudum. Kırklareli’de lise yoktu. Liseye gideceğim zaman, liseler 4 yıla çıktı. İstanbul liseleri mezun vermediği için hiç öğrenci almadılar. Babam beni aldı, Bursa Kız Lisesi’ne götürdü. Kırklareli’den bizden önce iki kız tahsile çıkmıştı. Sonra iki kız da biz tahsile çıktık. Kızların pek okutulmadığı bir dönemdi. Onun için daima babama medyun kalmışımdır. Aileler çok dar görüşlüydü. Babam bir öğretmendi.

Bursa Kız Lisesi’nde 4 sene okudum. 4 Fen şubesinde okurken, yeni bir kanunla liseler 3 yıla indi. Biz o yıl çift mezun verdik. Menderes zamanıydı. Sonra üniversite imtihanları geldi. Ben Teknik Üniversite’nin mimarlık bölümünü 8.likle kazandım.

Ben Bursa’ya gittikten bir yıl sonra Kırklareli’ye Lise açıldı. Hattâ babam, “Kızım dön istersen, bizden uzaktasın” dedi. Ben bir yılımı yakamam, dedim. Halbuki yaksaymışım, üçlerle dörtler beraber mezun olacaktı.

Kırklaeli’de o zaman iki eczane vardı. Eczacılık çok gözde bir meslekti. Ailem eczacı olmamı istiyordu. Eczacılığı kazandım, ama gönlüm Teknik Üniversite’nin Mimarlık bölümündeydi. Eczacılığı seçtim, isabetli olmuş. Ondan sonra mesleğimi çok sevdim, severek çalıştım. Eczacılık mesleğinde 47. yılımdayım.

Eczacılık Yüksek Okulu’na 1955’te girdim. 4 sene yerine, 5 senede bitirdim.

Eczacılık öğrenimi gördüğünüz yılları anlatır mısınız?

Eczacılıkta okurken bir gün dediler ki, hemen laboratuardan çıkın. Hemen Beyazıt’a çıktık. Okulumuz Beyazıt Kütüphanesi’nin bitişiğinde eski bir bina idi. Alt katta diş hekimleri okuyordu. Üst katta eczacılar. 10.30’da laboratuarı boşalttılar. Herşeyimiz, önlüklerimiz, kitaplarımız dolaplarda kaldı. Laboratuarı boşalttık, indik. Dediler ki, İstanbul Hukuk Fakültesi’nde olaylar oldu, yaralanmalar var. Bütün öğrenciler, Hukuk Fakültesi’nin önünde akşama kadar bahçedeydik. Akşam5-6’da Kız Öğrenci Yurdu’na gitmemiz lazım. Cağaloğlu’nda Kız Öğrenci Yurdu’nda kalıyordum.

Geldik ki, yurtlar kapanmış. Çok zor bir şekilde, minnetle o gece yurtta kalabildik. Ertesi gün yurtlar kapandı. Herkes memleketine döndü. Bir ay sonra da ihtilal oldu. 27 Mayıs 1960 İhtilali.

Daha sonra okullar açıldı, çok güzel bir açılıştı. Öğrenciler arasındaki sol-sağ ayrımı kalmamıştı. Öğrenciler, hocalar, personel, herkes el ele… O günleri yaşamak çok güzel. Şimdi benim 10 yaşında bir torunum var, o bile soruyor: “Anneanne, sen nasıl bir öğrenciydin? Çok mu heyecanlıydın o mitinglerde?” Çocuklar bunları bile merak ediyor.

Eylül ayında imtihanlar başladı. Bilhassa Hukuk Fakülteleri için ihtilalden sonra “Herkes geçecek” diye bir slogan attılar. Bu benim çok ağırıma gitti. Dedim ki: “Ben bu sene imtihanlara girmeyeceğim. Böyle bir zan altında kalmak istemiyorum”. Ertesi sene 1961’in Şubat ve Haziran’ında imtihanlarımı verdim.

Son sınıfa kadar çok iyi bir öğrenciydim. Özellikle laboratuarlarım çok iyiydi. Herkesin çok korktuğu Hayriye Âmal diye bir Farmasötik Kimya hocamız vardı. Kasım Cemal Güven Galenik’e bizde başladı. Nedime Ergenç Başasistan’dı. FKB’de Rasim Tulus vardı. Turhan Baytop Farmakognozi’deydi. FKB’de Züber diye bir Fizik hocası vardı.

Ben Lüleburgaz’da 1961’de eczane açtığım zaman 4 sene de öğretmenlik yaptım. Lisede Fen şubelerine Fizik dersi verdim. Ortaokullarda da Kimya öğretmenliği yaptım.

Öğrencilerinizle görüşüyor musunuz?

Tabii, burada üç tane eczacı öğrencim var. Biri emekli, diğer ikisi eczacı. Ortaokul’da Kimya dersi vermiştim. Çiftlik’te mühendis öğrencilerim var. Onlar, lisede Fen şubesinde okuttuklarım.

Geçmişteki eczacılıkla günümüzü kıyaslarsanız, neler söylersiniz?

O zaman Deontoloji çok güzeldi, saygı çok güzeldi. Şimdi ben çok üzülüyorum. Bir kişinin yaptığı bazı yanlışlıklar, herkese mâl ediliyor. Biz, çok güzel zamanlarda eczacılık yaptık. Benim için her zaman mesleğim ön planda oldu, para değil.

Lüleburgaz’da 3. eczaneydim. Üç-dört ay açayım mı açmayayım mı, diye düşündüm. Belki Lüleburgaz’ın yarısını alırdım. Ama ben hiç şunları da alayım, mülk edineyim diye düşünmedim. Bu eczaneyi 1961 Eylül’ünde açtım.

Eczacılığın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Pek bir şey anlamıyorum. Öyle bir gidiş var ki, eczacılık değil de, ticaret yapılıyor sanki. Ben öyle cezacılık istemem. Ben havanın elini tutmalıyım. Havandan kopmamalıyım. Devamlı yapma ilaçlarımı yaparım, hâlâ yapıyorum. İçeride laboratuarımız var.

Unutamadığınız anılar?  

Benim müşterilerim genellikle köylü kesim. Onlara daha çok yaklaştım herhalde. Anlatmaktan yılmam. Hep onların dertlerini dinlerim, gerekirse yardımcı olurum.

Geçenlerde bir köylü kadın davetiye getirdi. Dedi ki, “Bu senin kızın”. Şaşırdım, “Nasıl benim kızım?” dedim. Köylü kadın, “Bu çocuk çok hastaydı. Doktora getirdik. Doktor, bunu hemen İstanbul’a götüreceksiniz” demiş. Köylü kadın bana gelip, “Paramız yok, para verir misin?” demiş. Çıkarıp, para vermişim. Hiç hatırlamıyorum. O köylü kadın şunu söyledi: “Sen olmasaydın, kızım kurtulamayacaktı”.

Ben hâlâ çok borç yazan bir eczacıyım. Dördüncü kuşağa ilaç veriyorum. Ninelerine, annelerine, kendilerine, çocuklarına ilaç veriyorum.

Maddi problem pek yoktu. İşler çok iyiydi. Parayı getirirse de Allah razı olsun, getirmezse de… Ben insanlara şöyle yaklaşıyorum: Bu insan parası olsa, bu borcu getirir. Getiremediğine göre, demek ki parası yok. Kötü düşünmüyorum. Çok az insan kötüdür bana göre. Kötü olanlar, hakikaten beni birkaç kere dolandıranlardı. Hiç de pişman değilim. Bugün de aynı şeyi yaparım, yapıyorum da zaten. Benim hanlarım hamamlarım yok, gönül dolusu zenginliklerim var.

Bu mesleği tercih etmek isteyenlere ne tavsiye edersiniz?

İnsanları ve mesleği çok sevmeleri lazım. Bence bir eczacı, havanın elini tutmalı. laboratuarını yapmalı. Öyle enteresan şeyler oluyor ki… Reçeteler geliyor. Spesiyaliteleri vermişler, majistral ilaçları vermemişler. Genç eczacı kardeşlerim bana diyor ki: “Niye yapıyorsun abla? Yapma, hepsini verselerdi…” Hastanın günahı ne? Ben o ilacı yapmadığım zaman, tedavisi tam olmayacak. Burada hasta mağdur olur. İşte ben ona gelemem. Bu kadar maddiyat gereksiz.

Eczacılık size insani ve manevi anlamda ne kazandırdı?

O kadar doyumluyum ki… İnsanlara ancak bu kadar hizmet edilebilir diye düşünüyorum. Doktorlar da büyük emek veriyor ama, biz hastalara daha yakınız. İşin garibi biz, doktorla hasta arasında sıkışmış bir mesleğiz. Bazı hastalar üç farklı doktora gidip, üç farklı reçete ile bize geliyor. Aslında o reçetelerin hepsi de tedavi etmek için. Ama ben hastanın durumunu dikkate alarak en uygun tercihi yaptığımı hatırlıyorum.

Ben hep danışman eczacı gibiydim. Bu zevki almasam 47 sene çalışamazdım. Dünyaya bir daha gelsem, yine eczacı olurdum. İnsanları çok seviyorum, mesleğimi çok seviyorum. İnsanları eğitmek çok güzel bir şey.

Bu mesleğin eğitim yönünü anlatır mısınız?

Eskiden gelen kadınlar %100 güveniyordu. Her dediğimizi kayıtsız şartsız yapıyorlardı. Sonraki dönemlerde şüpheler oluşmaya başladı. En basiti: “İlacımı doğru mu verdin? Aynısı mı? Değiştirdin mi?”. Yine birisi, doğru mu verdin, deyince bir diğeri, “Gürbüz Abla zehir verse, biz onu içeriz” dedi. O kadar güvenmişler ki, zehir bile versem, güvenle kullanabilecek.

Tatile çıkarsanız, eczaneyi merak ediyor musunuz?

Uzun süreli tatile gidersem, eczanemi kapayıp gidiyorum. Çünkü aklım burada kalıyor. Birkaç günlük tatile gittiğimde eczaneyi çok özlüyorum. Sabah-akşam eczaneyi arıyorum. Okuyamadığınız bir şeyi vermeyin, emin olmadığınız ilacı vermeyin, diyorum. Veya eczanedeki personelim beni arıyor, “Meraklanma, her şey yolunda” diyorlar.

Para kazanmak değil mesele. Ben böyle bir eczacılık yaptım.